KÜRTAJ

BİYOETİK İKİLEMLER ÇALIŞMA GRUBU

· 23 dk okuma süresi >

YAZARLAR

1 Kübra Nur ALTINTAŞ*

1 Hatice Nur ÖZGÜÇ

2 Sena Nur KEKEÇ

3 Burçin AKBULUT

3 Ayşenur ERDAL

2 Fatmanur Durmaz

  1. Ufuk Üniversitesi
  2. Ankara Üniversitesi
  3. Hacettepe Üniversitesi

İletişim: sokakcocuguu@gmail.com

KÜRTAJ

Kürtaj veya küretaj (halk arasındaki deyimiyle: gebelik aldırma, bebek aldırma) rahim içerisindeki ceninin çeşitli yöntemlerle alınması işlemidir.

Tarihte Kürtaj

Eski zamanlardan beri birçok gebelik önleme ve gebelikten kurtulma yöntemleri kullanılmıştır. Fakat günümüzdeki gibi küretaj tekniği yerine gebeye düşük yaptırmak için çeşitli yöntemler uygulanmıştır. 

İlkel toplumlarda karın bölgesine baskı, ağaca sıkı kuşaklarla bağlanma, rahim içine çubuk sokma gibi yöntemlerin uygulandığı bilinmekle beraber, düşük yaptırmak için tarihteki en eski reçeteler Çin’de M.Ö. 2737-2696 yıllarına aittir. Antik Çin’de nüfus düzeyini kontrol altına almak için kürtaja izin verilse de çocuk ölümü ve anneye şiddet yasaktı. Eski Mısır Kahun ve Ebers papirüslerinde doğumun hızlanması için reçeteler bulunmaktadır. Hammurabi kanunlarında kadına şiddet ve çocuk düşürmenin cezası para cezası iken Orta Asur’da çocuk düşürme cezası ölümdür. Antik Yunan’da erken evlilik ve doğurganlık çok önemli görülmüştür fakat varis olarak tek çocuk yeterli görülmüş, çok çocuk sahibi olmak istenmemiştir. Antik Yunanda her ne kadar düşükle ilgili yasa olmasa da dönemin filozofları bu işlemin embriyonun ilk günlerinde olması gerektiğini söylemişlerdir. Pisagor, okulunda hekimin düşük yaptırmaması gerektiği vurgulanmıştır. O dönemde insanlar gebelikten kurtulmak için ilaç, fitil, tütsü, yüksekten atlama, aşırı cinsel ilişkide bulunma gibi yöntemler uygulamıştır. Antik Yunan’daki gibi Roma’da da fazla çocuk hoş karşılanmamış, çocuklar kimi zaman öldürmüş, terk edilmiş kimi zamansa evlatlık verilmiştir. Anormal ve zayıf olan çocuk suda boğulmuştur. Roma’da ise hızlı yürüme, ağır kaldırma, bitki karışımıyla sıcak banyo gibi yöntemler düşük için kullanılmıştır. Gebeliği sonlandırma maksadı ile düşük için getirilen sınırlama ise sadece babanın rızasıyla ilgilidir.

Ortaçağda düşük yaptırmak babaya yapılan bir ihanet olarak görülmüştür. Cezalandırmaya kilise tarafından karar verilmiş ve ruh kazandığını düşündükleri ceninlerin düşüğü için ceza verilmiştir. İbn-i Sina döneminde gebeliğin kontrolüne yönelik birçok gelişme yaşanmıştır. İbn-i Sina kitabında kürtajın bilimsel niteliğini ve gerekli olma durumlarını açıklamış, sakatlık veya doğum sonucunda annenin hayatının risk taşıdığı durumlarda kürtajın gerekliliğini savunmuştur. Ayrıca gebelikte her iki cinsin ortak etkiye sahip olduğunu belirterek doğum üzerindeki ataerkil etkileri kırmıştır.  Eski Hint’te enkarnasyonun 7. ayda olduğuna inanan bir kısım insan bu zamandan önce düşen ceninlerin daha farklı şartlarda yeniden dünyaya geleceği düşüncesiyle teselli bulmuş, daha iyi şartlarda dünyaya gelmesi için dua etmişlerdir. Daha sonraları çocuk düşürmenin cezası kast dışı edilmek olmuştur. 

Osmanlı’da ise önceleri fermanlar ile düzenlenen çocuk düşürme meselesi 1858 yılında ceza kanunda yer almıştır. Gebeliğin sonlandırılmasına yardım eden eczacı ve doktora 6 aydan 2 yıla kadar hapis ve muvakkat kürek cezası, düşüğe sebep olanlara ise diyet ödeme ve muvakkat hapis cezası uygun görülmüştür. Düşüğe yardım eden ve “kanlı ebe” olarak bilinen kadınlar için sürgün cezası uygulamasının örnekleri mevcuttur. Bu konunun nüfusun azalmasının ve devletin güç kaybının önlenmesi için önemli olduğu düşünülmüştür. İstemli çocuk düşürmenin ruhu öldürmek olduğu vurgulanmış, beşten fazla çocuğu olanları ve yoksulları belirlemek ve destek olmak devlet işi olarak görülmüştür. 

Kürtajın Yöntemleri ve Anne Sağlığına Etkileri

Gebeliği sonlandırma yöntemine ve gebelik süresine göre kürtajın riskleri değişkenlik göstermektedir. Günümüzde kullanılan üç yöntem ve riskleri ise şöyledir:

Dilatasyon (Klasik) Kürtaj (D&C):

Servikal genişletme ile yapılan küretajdır. Metal kazıma enstrümanları kullanılır. En fazla riske sahip olan küretaj yöntemidir. Gebeliğin ilk trimesterinde, rahim içindeki gebeliğin tahliye edilmesindeki en etkili yoldur. Uzman ellerde yapılmadığı sürece rahimde delinme meydana gelebilmektedir. Rahim gebelik öncesi durumuna dönüşeceği için ağrı ve kramplar yaşanabilmektedir. Enfeksiyon riski bulunmaktadır. Tekrarlayan küretaj işlemleri sonrasındaki gebeliklerde; bebeğin erken doğmasına ve düşük ağırlıklı olmasına sebep olabilmektedir.

Vakum ile Kürtaj:

En az riske sahip olan küretaj yöntemi olarak bilinmektedir. Bu uygulama özel aletlerle rahmin iç kısmında basınç oluşturularak içerideki dokuların dışarıya taşınması şeklinde gerçekleşmektedir. Uygulama hem lokal hem genel anestezi altında yapılabilecek olmasına rağmen annenin psikolojisi düşünülerek genelde genel anestezi altında yapılmaktadır. Sonrasında aşırı ya da hafif düzeyde kanama olabilir. Rahimde delinme riski bulunmaktadır. Kürtajın gerçekleştirilebilmesi için bebeğin büyümesi beklenmektedir, bu da annede travmalara yol açmaktadır. Her seferinde tek kullanımlık aletlerin kullanılması riskleri azaltmaktadır. Rahimde doku kalması nedeniyle tekrar bir operasyona ihtiyaç duyulabilmektedir.

Medikal Kürtaj:

Gebeliğin kullanılan ilaçlarla sonlandırılmasına dayanır. Bunun için “Mifepriston” adı verilen anti-progesteron bir ilaç (Türkiye’de bu ilaç ruhsatlı değildir.) kullanılmaktadır, bu sayede bebeğin rahime tutunması engellenir. Ancak genelde tam düşük durumunun oluşabilmesi için “Misoprostol” adı verilen, normalde ülser için kullanılan fakat rahim kasıcı bir özelliğe sahip olduğu için bebeğin vücuttan atılmasına da neden olan bir ilaçla birlikte kullanılmaktadır. Kullanımı sonucu ciddi bir komplikasyonla karşılaşılmamasına rağmen ilacın kullanımı için belli şartlar vardır. Cerrahi kürtajdan daha emniyetli olduğu düşünülmektedir. Dokuz haftaya kadar uygulanabilmektedir. Rahimde doku parçası kalma riski daha fazla olmaktadır. Hastaların %10’unda başarısız olunmakta, cerrahi işlem gerektirmektedir. Yeni bir yöntem olduğu için uzun vadedeki etkileri bilinmemektedir.

Kürtajda günümüzde operasyona bağlı ölüm riski 100.000 kişide 1’den daha az görülmektedir. Kürtajın uzman ellerde yapıldığı sürece anne sağlığını tehdit eden bir operasyon olmadığı belirtilmiştir. Kürtaj yaptıran annelerin -gerek isteyerek gerek istemeyerek yaptırmış olsun- bu durumdan psikolojik olarak kötü etkilendikleri görülmektedir. Annelerin büyük çoğunluğunda pişmanlık, çevresine karşı öfke oluşmaktadır. Bunda hamilelik sebebiyle vücutta gerçekleşen hormonal değişimlerin payı büyüktür. Ayrıca ”Çocuğum doğsaydı şu yaşta olacaktı” cümlesi çok sık kullandıkları  pişmanlık cümlelerindendir. Küretaj uygulanan kişiler; ameliyat sırasında ve sonrasında herhangi bir ağrı hissetmemelerine karşın bu acıyı psikolojik olarak hissettiklerini söylemektedirler. 

Hak, Cinayet Ve Politika Üçgeninde Kürtaj Hakkı

Çok eski zamanlardan beri gebeliği önleyici tedbirler değişik şekillerde geliştirilmiştir. Bu kapsamda insanlar çeşitli bitkisel ilaçlar hazırlamışlardır. Bunlardan en yaygın bilinenlerinden biri timsah dışkısı ile hazırlanan emici güce sahip ilaçlardır. Hamile kalınmasının sebebi olarak meninin keşfedilmesi ile birlikte; ilişkide erkeğin geri çekilmesi gebeliği önlemek için en doğal yöntem olmuştur.. Roma döneminde ise gebeliği önleyici teknikleri kullanan doktor ve ebeler cadı oldukları gerekçesi ile yakılmışlardır. Bu dönemde cinsel denetim sıkı bir şekilde uygulandığı için kürtaj gibi doğum kontrol araçları gelişememiş bu nedenle bitkisel ilaçlar ile gizli bir şekilde birtakım önlemler geliştirilmiştir. 

Ortaçağ’da soylu kadınlar ve sıradan kadınlar olarak iki sınıf oluşmuş ve bu iki sınıf arasında hak ve özgürlükler bakımından farklılıklar oluşmuştur. Kürtaj ve cinsel özgürlükler bakımından soylu kadınlar ayrıcalığa sahip olmuştur. Kürtaj maliyetli olduğu için halk arasında yaygınlaşamamış ve soylu kadınlar için kontrol imkânı olarak kullanılmıştır. Kürtajın yaygınlaşması ile bu sınıfta cinsel anlamda özgürlük ortaya çıkmış ve yaygınlaşmıştır. Bu durum Ortaçağ’da ciddi ahlaki sorunların oluşmasına yol açmış ve kürtaj zamanla toplumun her katmanında yaygın hale gelmiştir.  

Kürtaj 19. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da bir ihtiyaç olarak değerlendirilmiştir. 1953’te Gregory Pinkus doğum kontrol hapını geliştirmiştir. İkinci dünya savaşı sırasında ise ilaç üretilmeye başlanmıştır. Ancak kürtaj yasal statüyü 20. yüzyılın ikinci yarısında elde edebilmiştir.  Bu süreçte kadın örgütleri gönüllü anneliğin yaygınlaşmasını istemiş, doğurma işlevinden kaçan kadın aynı şekilde cinsel özgürlüğünü sürdürmek istemiştir. Bu süreçte kadınlar herhangi bir yasa ya da onaya ihtiyaç duymadan cinsel serbestliği elde etmişlerdir. Sonuçta kadın örgütleri cinsel özgürlüğü erkeğe karşı kazanılmış bir güç olarak görmüştür. Bu görüşe karşı doğum kontrol yöntemlerinin erkeğin cinsel zevkleri için geliştirildiğini iddia edenler de olmuştur.

20. yüzyılda kadınlar pek çok alanda hak ve özgürlükler elde etmeye başlamışlardır. Ancak dünya savaşlarının çıkması ile hak ve özgürlükler farklı bir biçimde ele alınmaya başlamıştır. Asker güç ihtiyacı erkekler tarafından karşılanmış bu ortamda üretim alanları boş kalmıştır. Üretim için kadın iş gücüne ihtiyaç duyulan bu dönemlerde kürtaj yasallaşmış ve çocuk bakım evleri yaygınlaşmıştır. Kürtaj konusunda annenin özgürlüğünü ön plana çıkaran Avrupa nüfus oranlarının düşmesi ile birlikte kürtajı yasaklamıştır. Dünya savaşları döneminde ihtiyaca göre yasallaştırılıp ardından yasaklanan kürtaj savaşlardan sonra cinsel özgürlük bakımından ele alınmıştır. 

Kürtaj Karşıtları ve Taraftarlarının Dayanakları

Kürtaj karşıtları kürtajın kadının karnında başlamış olan hayata müdahale olarak görmektedirler. Evlenip çoğalmanın emredildiğini, döllenmiş zigota müdahale olmazsa ondan yeni bir insanın meydana geleceğini bu nedenle ceninin korunması gerektiğini, hadislerde hamile kadınların ölüm cezalarının ertelenmesi hükmünü dile getirerek kürtaja karşı çıkmaktadırlar. Kadın doğum yapana kadar nafakayı hak etmese dahi cenin nedeni ile nafaka verilmesinin istenmesi ceninin haklarının hukukî anlamda güvence altına alındığının bir delili olarak gösterilmektedir. Ayrıca annenin karnındaki ceninin sağlığından şüphe etmesi durumunda ramazan orucunu erteleme izninin verilmesini de dayanak olarak ileri sürmektedirler.  

Kürtaj taraftarları modern hukuk çerçevesinde kürtajı bir kadın hakkı olarak değerlendirerek bu durumu kadının bedeni üzerinde tasarrufu anlamında hak olduğunu ileri sürmektedirler. Kürtajın hamileliğin herhangi bir aşamasında yapılabileceğini kişiliğin doğum ile kazanıldığını öne sürmektedirler. Kürtaj taraftarları cenin annenin bedenine ait olduğu için karar hakkının kadına verilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Ancak ceninin annenin bir parçası olduğunu yani anneye ait olduğunun ileri sürülmesi tıbben doğru değildir. Çünkü ceninin hücreleri anneninkinden farklı hatta cenin annenin bedenine yabancı bir varlıktır ve annenin bağışıklık sisteminden korunmak için kendini özel bir şekilde gizlemektedir. 

Kürtaj taraftarları nüfus kontrolü için kürtaja ihtiyaç olduğunu savunmaktadırlar. Ancak bu hukuki bir delil değildir. Buna benzer bir düşünce İslam hukukçularında görülmemektedir.

Bebeğin acı hissinin gelişmesi için psikolojik bir yeterliliğe sahip olması gerektiği düşünüldüğü için anne karnında acı hissetmediği varsayılmaktadır.

Kürtaj Hakkı ve Devlet Politikaları

Avrupa ülkelerinde 19. yüzyıl sonlarına doğru cinsel özgürlük aracılığı ile fahişeliğin arttığına dair veriler bulunmaktadır. Cinsel ahlakın yok sayıldığı düzenlemeler ile fahişeliğin gittikçe artığı ve fahişelik yapan kadınların çoğunun reşit olmadığı görülmektedir. Aynı dönemde çocuk tecavüzleri ve işkence içeren cinsel deneyimlerinin artışı tehlikenin boyutunu göstermektedir. Bu dönemde sokaklarda sahipsiz çocuk sayısında ciddi artışlar olmuş yetimhanelerin sayısında artış gözlenmiştir. Ayrıca cinsel yolla bulaşan hastalıklarda da ciddi artış gözlenmiştir. Cinsel ve ahlaki sorunların artışı ile ahlaki bir düzen için politikalar geliştirilmiş ve aile kurumu yeniden önem kazanmıştır. 

Almanya’da ikinci dünya savaşı arasında Hitler’in ırkçı uygulamaları toplumun her kesiminde etkili olmuştur. Yahudi nüfusunu yok etmek için çeşitli politikalar geliştirilmiştir. Saf Alman ırkından olmayanların çoğalmaları yasaklanmış, kısırlaştırmak için özel ekipler kurmuşlardır. Kürtaj bu politikalar doğrultusunda bazı kesimlere zorunlu devlet müdahalesi olarak gerçekleşmiş ancak alman halkının kürtaj yaptırması devlete karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirilmiştir. Savaş döneminde açıkta kalan üretim alanı kadınlar tarafından doldurulmuş ve bu durum kadınlar lehine gelişmeler olmasını sağlamıştır. Ancak savaştan sonra durum tersine dönmüş kadın iş gücü erkekler için sorun teşkil etmeye başlamıştır. Devlet bu kapsamda kadınların iş sahasından geri çekilmesi için politikalar oluşturmuştur. Kocası çalışan ve bekar olan kadınlar işten çıkarılmış ve kadınlar ideolojik baskılar ile ev içi işlere yönlendirilmiştir. 

Fransa’da 19. Yüzyılın başlarında kürtaj yasalar ile yasaklanmıştır. Ancak bu yıllarda feminist hareketler yaygınlaşmış ve gizli yapılan kürtaj sayısında artış gözlenmiştir. Bunun üzerine tecavüze uğrayan veya doğum sonucu hayatı riske girecek olan kadınlar için kürtaj serbest bırakılmıştır. Daha sonra kürtaj doğumu kontrol edici bir araca dönüşmüştür. Yüzyılın sonlarına doğru nüfus artışı açlık gibi tehlikelere yol açtığı için kürtaj ile doğum oranları kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Ancak daha sonra savaş sıklığı ile insan gücüne ihtiyaç artmış ve kürtaj toplum için tehdit olarak gösterilmiştir. 

İtalya’da birinci dünya savaşından sonra ekonomik kriz nedeni ile erkek ve kadın çalışma yaşamında birlikte yer almış; bu dönemde kürtaj yasallaşmıştır. Ardından nüfusta düşme gözlenmiş ve askeri güce olan ihtiyaçtan dolayı kürtaj yasaklanmıştır. 

Sovyet Rusya’da sadece Lenin döneminde birkaç yıl kürtaj yasal olarak kabul edilmiştir. Doğum oranlarının azalması ile Stalin yönetimi kürtajı yasaklamıştır. Ama kadının üretimden geri kalmaması için de çalışmak isteyen kadınlara birtakım haklar sağlanmıştır. Aile kurumunun önemini ortaya koymak için sosyalist toplumda anneliğin önemi vurgulanmış çocuk doğurdukları zaman ücretli izinlere çıkararak anneliği teşvik etmişlerdir. 

Amerika’da 20. yüzyılın ikinci yarısında kadınlar kürtaj konusunda özgürlüğe kavuşmuşlardır.. 20. Yüzyılın başlarında kürtaj politik bir sorun haline gelmiş ancak nüfus artışıyla beraber kürtajın serbestleşmesi normal karşılanmıştır. 

Hindistan’da ataerkil ilişkiler kadınlar üzerinde baskı oluşturarak kadın cinselliği konusunda oldukça sınırlayıcı tutumlarda bulunmuşlardır. Kadının adet görmeye başlamasıyla evlenerek üretime katkı sağlamaları gerektiği ifade edilmiş cinsel ilişkinin çocuk doğurmaya yönelik olması gerektiğini düşünmüşlerdir. Hinduizm’de reenkarnasyon inancından dolayı hamile kadının yeniden doğuşa hizmet ettiğine inanılmakta, bu nedenle de kürtaja karşı çıkılmaktadır. Ancak son yıllarda nüfus planlaması kapsamında kontrollü bir şekilde kürtaja müsaade edilmiştir. Daha çok cinsiyet seçimini önemsedikleri için kürtaja başvurmaktadırlar. 

Yasalarımıza göre: İstemli küretaj yani istemli olarak gebeliğin sonlandırılması 10 haftalık gebeliklere kadar mümkündür. Hamilelik haftası hesaplanırken son adetin başladığı tarihten itibaren hesaplanır ve ultrason ile teyit edilir. 18 yaşından büyük ve evli olan kadınlar eşlerinin imzası ile onay alınarak kürtaj olabilirler. 18 yaşından büyük ve bekar olan kadınların ise sadece kendi rızaları yeterlidir. 18 yaşından küçük olanların evli veya bekar olsalar da anne-babalarının onayı gerekir. 15 yaşından küçükler ailelerinin izni dahi olsa öncelikle durumun adli mercilere bildirilmesi gerekir. 10 haftadan büyük gebeliği olanlar onay verseler dahi yasal olmadığı için ülkemizde kürtaj işlemleri yapılamaz. 10 haftadan büyük gebeliklerde ancak bebekte ciddi bir doğumsal özür varlığında veya anne hayatını tehlikeye sokacak ciddi bir hastalık varlığında kurul kararı ile gebelik sonlandırılabilir.

İslam Hukukuna Göre Kürtaj

Arapça’da cenne kökünden türeyen “cenin” gizlemek, saklamak anlamlarına gelmektedir. Kur’an’da ise terim anlamında yani anne rahminde bulunan çocuk olarak kullanılmaktadır. Döllenmeden doğuma kadar ana rahminde bulunan oluşuma cenin denilse de dini literatürde üzerinde insan fizyolojisine ait özellikler belirmeye başlayan embriyoya cenin denilmektedir.

İslam hukukçularının büyük bir kısmı cenini canlı bir birey kabul etmede “ruh verilmesi” anını esas kabul etmişlerdir. Bu nedenle cenine hangi evrede ruh verildiğini, hangi evrede canlı olup olmadığına karar vermek için tartışmalar ve gebeliğe müdahale olup olamayacağına karar vermeye çalışmışlardır.

Ceninin Evreleri ve Canlı Kabul Edilmesi İçin Kriterler

Kur’an’da birçok ayette ceninin evreleri ile ilgili nutfe, alaka ve mudga olarak üç evreden söz edilmektedir. Ayrıca bir ayette de sülâletin min tıyn, nutfe, alaka, mudga, izâm, lahm, halkan âhar olarak yedi evreden söz edilmektedir.

Hadislerde de ceninin evreleri olarak nutfe, alaka, mudga olarak üç evreden söz edilmektedir. Hadisler cenin evreleri ile ilgili Kur’an’ın tam olarak açıklamadığı bazı konulara bir parça daha açıklık getirmektedir. Ceninin anne karnında geçirdiği evrelerin süresi, organların yaratılması, ruh verilmesi ve görevli meleğin kaderini yazması (ameli, rızkı, eceli, mutlu veya mutsuz olacağı) gibi konulara hadislerde rastlanmaktadır.

 Nutfe, yumurta ile spermin döllenmiş hali, yani zigot anlamına gelmektedir. Alaka bir şeye tutunmak ve yapışmak anlamlarına gelmektedir. Bazı müfessirler alakayı pıhtılaşmış, katı veya taze kan şeklinde tefsir etmişlerdir. Bazıları ise alakanın rahime tutunma veya yapışma anlamına geldiğini ifade etmişlerdir. Bu evre gebeliğin dördüncü haftası içinde sona ermektedir. Daha sonra gelen mudga evresi ise çiğnenmiş bir parça et veya pıhtılaşmış bir parça şeklinde tanımlanmaktadır. Mudga evresi beden kütlesinin ortaya çıktığı dördüncü hafta içinde başlamaktadır. Kur’an’a göre kemiklerin belirmesiyle de son bulmaktadır. Mudganın üzerinde tırnak, el veya ayak gibi insan fizyolojisine ait bazı özelliklerin belirmesi gibi birtakım şartların gerçekleşmesi ile mudganın canlı olduğuna karar verilmiştir. Mudga belirli şartlarla canlı kabul edildiği için İslam hukukçuları bu sefer de ceninin ne zaman mudga evresine geldiğini araştırmaya başlamışlardır. 

Nutfe, alaka ve mudga evrelerinin tamamlanma zamanı ile ilgili “yüz yirmi gün ve kırk gün” olarak iki görüş bulunmaktadır;. Erken dönem bilginlerinin tamamı ve bazı çağdaş bilginler ceninin ilk kırk gün nutfe, ikinci kırk gün alaka ve son kırk gün de mudga halinde olduğunu yani üç evrenin yüz yirmi günde tamamlandığını ileri sürmektedirler. Bunu da Abdullah b. Mesud’un hadisine dayandırmaktadırlar. Hadiste “Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toplanır, sonra orada aynı süre kadar alaka olur, sonra aynı süre kadar mudga olur.” (Buharî, Bed’ü’l-halk, 6) denilmektedir. Bu hadis ceninin döllenmeden itibaren üç evreyi yüz yirmi günde tamamlandığı şeklinde düşünülmeye müsait olmakla birlikte bu durum tıbbi verilere ve Huzeyfe b. Esîd’in hadisine ters düşmektedir. Huzeyfe b. Esid’in Müslim’de yer alan hadisi “Nutfenin üzerinden kırk iki gece geçince Yüce Allah ona bir melek gönderir ve melek onu şekillendirir, kulağını, gözünü, derisini, etini ve kemiklerini oluşturur.” (Müslim, “Kader”,3.) şeklindedir. Sonuçta evrelerin yüz yirmi günde tamamlanması kesin bir delile dayanmamakta, hadisler birlikte düşünüldüğünde ve tıbbi veriler göz önüne alındığında evrelerin kırk günde tamamlandığını düşünmek daha isabetli görünmektedir.

Cenine müdahale edilip edilemeyeceğine karar verebilmek için ceninin hangi evrede canlı kabul edilebileceği meselesine tüm hukukçular, doktorlar ve filozoflar büyük önem vermiş ve bu konuda birtakım kriterler belirlemişlerdir. Modern hukukta ise birçok kriter oluşturulmuştur. Bir kritere göre cenin döllenme anından itibaren birey olarak sayılıp kişilik hakkı kazanmaktadır. Tam karşıtı olan bir görüş de doğum anına kadar birey sayılamayacağını ileri sürmektedir. İslam hukukunda cenini doğuma kadar canlı kabul etmeyen bir görüş bulunmamaktadır. Bir başka görüş ceninin üzerinde primitif çizgiler oluşması ile birey olarak kabul etmektedir. Bir diğer görüş de beyin fonksiyonlarının başlamasını kriter kabul etmektedir. Yapay döllenmede ise zigotun ana rahmine yerleştirildiği an birey olarak kabul edilmektedir. 

İslam hukukunda erken dönem ve çağdaş hukukçuların cenine ruh verildiği an ile ilgili farklı görüşleri bulunmaktadır. Erken dönem hukukçularının çoğunluğu cenini birey kabul etmek için ruh verilmesi gerektiğini; nutfe, alaka ve mudga evrelerindeyken ceninin henüz insan kabul edilemeyeceğini belirtmektedirler. Bazı çağdaş hukukçular ise zigotun rahim duvarına tutunmasını ceninin birey olarak kabul edilmesi için esas almaktadırlar. 

Cenine Ruh Verilmesi

Cenine ruh verilmesi ile ilgili hadislerin bir kısmı ruhun verildiği zamanı belirtirken, bir kısmı ise ruhun verildiği gelişim evresinden söz etmektedir. Ruhun verildiği süreyi belirten hadislerde gebeliğin başlangıcından itibaren “kırk veya kırk beşinci gece, kırk ikinci geceden sonra, kırkıncı geceden sonra ve kırk küsur geceden sonra” ifadeleri yer almaktadır. Ruhun hangi evrede verildiğini söyleyen hadis Buhari’den nakledildiği için süreyi belirten hadislere tercih edilmektedir. Buhari’den nakledilen hadiste de ruhun mudga evresine ulaştığında verildiği söylendiği için bu sefer de bilginler ceninin ne zaman mudga evresine geldiğini araştırmaya başlamışlardır. Erken dönem hukukçularına göre kırk gün nutfe kırk gün de alaka olarak kaldığına göre mudga evresine ulaşması için seksen gün geçmesi gerekir. Ancak bu durumda yaratılışın kırk gün veya kırk küsur gün geçtikten sonra olduğunu söyleyen hadislerle ve tıbbi verilerle çelişki doğmaktadır. Çünkü tıbbi verilere göre organların yaratılması ve şekil verilmesi gebeliğin ilk elli altı gününde tamamlanmaktadır.

Tıp ilmi cenine ruh verilmesini cenini canlı kabul etmek için kriter saymaz. Ancak bazı doktorlar ceninde iradi hareketlerin ortaya çıkması, beyin gelişimi, sinirsel iletimin başlaması gibi birtakım kriterleri cenini canlı kabul etmek için saymaktadır. Bu görüşe kaşın ruh verilmesini beyin gelişimine bağlamak beyinsiz doğan bebeklerin ruhsuz olduğunu söylemek anlamına geleceği için eleştirilmiştir. Sonuç olarak ruhun verildiği zamanın biyolojik belirtilere bağlanması çok doğru olmamaktadır. 

Ceninin Hakları

Konuya cenin hakları açısından baktığımızda ceninin hangi evrede canlı kabul edileceği ve ne zaman kişilik hakkı kazanacağı soruları tekrar karşımıza çıkmaktadır. Dünyada cenin hakları ile ilgili herhangi bir sözleşme bulunmamaktadır. Ayrıca gebeliğe son vermenin insan öldürme suçu olarak değerlendirildiği bir karar da yoktur. 

Cenin anne ile birlikte hareket ettiği ve onun bir parçası olarak düşünüldüğü için tam hak ehliyetine sahip kabul edilmemiş ancak ileride kendi hayatına sahip olacak bir birey olması açısından eksik hak ehliyetine sahip olarak düşünülmüştür. 

İslam Hukukunun ve Mezheplerin Kürtaja Bakışı

Kur’an ve hadislerde ceninin kasten öldürülmesinden bahsedilmediği için İslam hukukçuları kürtaj konusunda fikir ayrılıklarına düşmüşlerdir. Ayetlerde haksız yere nefsin öldürülmesi yasaklanmaktadır. Bazı düşünürlere göre burada bahsedilen nefsin içinde cenin de sayılmaktadır. Bu nedenle kürtaja olumsuz bakmaktadırlar. Olumsuz bakışlarına bir dayanak olarak da bazı hadislerde söylenildiği üzere ceninin anne karnından düşmesine sebep olanlara gurre adındaki maddi cezanın verilmesini göstermektedirler.   

Hanefi Mezhebi

Hanefilerde kürtajla ilgili üç görüş vardır. İlki kürtajın döllenmeden itibaren haram olduğunu kabul eden görüştür. Bu görüşte döllenmenin ardından ceninin hiçbir müdahaleye ihtiyaç duymadan ruh verilerek hayat bulacağı için cenin döllenmeden itibaren canlı kabul edilmektedir. İkinci görüştekiler ceninin üzerinde organların belirdiği andan itibaren canlı kabul ettikleri için bundan sonra kürtajı haram kabul etmektedirler. Cenin yüz yirmi günlük olmadan önce organların belirmesiyle ruh verildiğini kabul ettikleri için yüz yirmi günlük oluncaya kadar kürtajı caiz kabul etmektedirler. Üçüncü görüş ise cenin kırk günlük olmadan kürtajın mubah olduğu görüşüdür.

Ortak görüşte bazı şartlarda, organları henüz belirmemiş ceninin düşürülmesi cinayet sayılmamaktadır. Annenin hayatını tehlikeye atan bir durumda tıbbi inceleme ile karar verilmesi, annenin süt vermesi gereken bir durumda sütünün kesilmesi ve süt anne tutabilecek duruma sahip olmamaları bu şartlar arasındadır. Organların belirmesinden sonra ise gebeliğe son verilmesi caiz görülmemektedir

Şafii Mezhebi

Şafii bilginleri kesin bir görüş birliğinde bulunmasalar da cenini mudgadan sonra canlı kabul etmektedirler. Şafii mezhebinde de üç görüş bulunmaktadır. İlki Gazzali’nin görüşüdür ve döllenmeden itibaren kürtajı haram kabul etmektedir. Bu görüşünü zigotun hayatı kabul etmeye hazır bir oluşum olduğuna dayandırmaktadır. İkinci görüş ilk kırk gün içinde kürtajın caiz olduğunu söylemektedir. Üçüncü görüş ise ruh verilmeden önce cenini düşürmenin caiz olduğunu söylemektedir. 

Şafiilerde kabul edilen görüş cenine ruh verilmeden önce üzerinde insan fizyonomisi belirmediyse yani nutfe veya alaka evresindeyse cenini düşürmenin caiz olduğu yönündedir.

Bu mezhepte cenine müdahale ile ilgili hükümler daha çok ceninin evrelerine göre değerlendirilmektedir. Nutfe ve alaka evresindeki müdahale zigot haline göre daha ağır bir cinayet olarak kabul edilmektedir. 

Maliki Mezhebi

Maliki mezhebinde gebeliğin kırkıncı gününden itibaren ceninin düşürülmesi haram kabul edilmektedir. Kırk günden önce düşürülmesi de mubah veya mekruh olduğunu söyleyenler bulunmakla birlikte genel çoğunluk yine haram olduğu görüşündedir. 

Hanbeli Mezhebi 

Hanbelilerde de bu konuda görüş ayrılığı bulunmaktadır. Ceninin alaka haline geldiğinde düşürülmesinin caiz olmadığını belirtmektedirler. Bu yaklaşımda zigot ceninin gelişim evrelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle alaka ve nutfe evresindeki cenin ile zigot arasında bir fark olmadığını ileri sürerek cenin düşürmekle zigot evresindeki ceninin düşürülmesinin aynı olduğunu ve caiz olmadığını söylemektedirler. 

Hanbeli alimlerinden İbn Kudame eğer ceninin üzerinde insan fizyonomisine ait özellikler belirmemişse ceninin düşürülme durumunda herhangi bir sorumluluk bulunmadığını eğer düşen ceninin üzerinde insan fizyonomisine ait özelliklerin belirdiğine dair güvenilir ebelerin şehadet etmesi durumunda gurre vermek gerektiğini söylemektedir. 

Çağdaş İslam Hukukçuları’na göre:

İki farklı yaklaşım mevcuttur. Birinci gruptakiler genel olarak gebeliğin ilk zamanlarında kürtajın caiz olduğunu söylemektedir. Ali Tantavi; annelerin gebeliğin başlangıcında ceninden kurtulma özgürlükleri olduğunu söyler ancak gebeliğin başlangıcının ne zaman olduğunu söylememektedir. Muhammed Selame Medkur; zigotun rahime tutunmadan önce çıkarılmasının caiz olduğunu söylemektedir. Mustafa ez-Zerka; ceninin hiçbir organı belirmemişse kocanın izniyle düşürülmesinin caiz olduğunu ancak mazaretsiz olarak düşürülmesinin mekruh olduğunu ifade etmektedir. Aynı görüşü benimseyen Butî organları belirmiş ceninin ruh verilmiş olarak kabul edildiğini belirterek bunu hadiste geçen ölen cenin için gurre istenmesine dayandırmaktadır. İkinci gruptaki çağdaş bilginlerin büyük çoğunluğuna göre ise döllenme anından itibaren cenin yaşama hakkına sahiptir ve kürtaj yapılması haramdır. Vehbe Zühayli ve Yusuf el-Kardâvî bu bilginlerden birkaçıdır. 

Gebelik son evrelerine varmış ve cenin anne karnı dışında canlı kalabilecek kadar gelişmiş ise hem anne hem de bebek kurtarılmaya çalışılmalıdır. Anne tedavisi olmayan hastalığa sahipse ve ceninin alınması halinde annenin sağlığında bir iyileşme beklenmiyorsa cenine anne karnında kalma fırsatı verilir. Anne ile ceninden birisinin ölümü muhtemelse doktor anne ve ceninden hangisinin kurtarılması mümkünse onu kurtarmalıdır. Erken dönem hukukçularına göre cenine ruh verilmişse ceninin rahimde tutulması anne hayatına tehlike oluştursa dahi kürtaj yapılması haramdır. Çağdaş hukukçulara göre böyle bir durumda annenin hayatı cenine tercih edilmelidir. 

Annenin yaşaması ya da göz ve böbrek gibi hayati bir organının kurtulması ceninin kürtaj ile alınmasına bağlı olduğu durumlarda “iki zarar çatıştığında daha hafif olanı tercih edilir” kaidesince annenin ölümü ceninin de ölümü olacağından annenin hayatını kurtarmak tercih edilir. Dış gebelikte ise cenin alınırsa annenin yaşamasına kesin gözüyle bakıldığı ancak ceninin yaşaması kesin olmadığı için kesin olan hayat tercih edilerek kürtaj yapılır.

Teknolojideki son ilerlemeler sayesinde anne karnındaki ceninin sakat ya da engelli olup olmadığı tespit edilebilmektedir. Yusuf el-Kardavi, Muhammad el-Habib b. el-Hoca, Ali Cadi’lHak, Muhammed Ğânim, Ali Muhammed Yusuf Muhammedi gibi âlimlerin katıldığı  görüşe göre, 120 günden önceki aşamada, güvenilir tıp doktorlarından oluşan komisyon tarafından, bütün teknik imkânlar kullanılarak yapılan muayeneler sonunda cenindeki tedavisi imkânsız, yaşadığı takdirde hem kendine hem de ailesine çok büyük ıstıraplar verecek bir özrün varlığı kesin olarak tespit edilirse, anne babanın rızası da olmak şartıyla kürtaj edilebilir. Sakatlıkların neredeyse hepsi gebeliğin sekizinci haftasından sonra belirlenebildiği için bu evreden sonra yapılan müdahaleler ruh verilmiş olduğu gerekçesi ile haram olarak değerlendirilmiştir. Abdülaziz Bayındır, Hayrettin Karaman, Misbah el-Mütevelli, Seyyid Hemmad, Ramazan el-Bûti, Abdülfettah İdris gibi çağdaş İslam hukukçuları engelli olduğu gerekçesiyle ruh verilmeden önce kürtaj yapılmasının caiz olduğu görüşüne katılmamaktadırlar. Bu görüşlerini bu dünyanın imtihan yurdu olduğunu söyleyen ayetlere ve insanın ölümü istemesini yasaklayan hadislere dayandırmaktadırlar.

Zina ve Tecavüz Sonucu Oluşan Gebeliğe Son Verme

Erken dönem İslam hukukçularına göre ister zina yoluyla olsun ister tecavüz yoluyla oluşan hamileliklerde kürtaj caiz değildir lakin el-Buti, Muhammed Seyyid Tantavi, Yusuf el-Kardavi gibi ruh üflenmeden önce kürtaja cevaz veren çoğu âlime göre hamileliğin ilk kırk gününde veya ruh üflenmeden önce müdahale ederek sonlandırılabilir. Çağdaş hukukçuların çoğunluğu zinadan meydana gelen gebelikte ruh verildiyse kürtajın haram olduğunu belirtmektedirler. Meşru yolla oluşan gebelikte ilk evrelerde kürtajı mübah görenler bile zina eden kişi Allah’a isyan ettiği için böyle bir iznin verilemeyeceğini, kürtaj yaptırmanın haram olduğunu söylemektedirler. Bazı alimlere göre de zinadan dolayı oluşan gebelikte kürtaj yaptırmanın suçsuz ve günahsız olan cenine karşı cinayet olacağını söyleyerek kürtajın caiz olmadığını belirtmektedirler. Tecavüz sonucu oluşan gebelikte de kürtaj aynı nedenlerle caiz görülmemiştir. Bu görüşlerini bir kimsenin bir başkasının günahını yüklenemeyeceğini ifade eden ayetlere ve zinadan gebe kalıp günahlarından arınmak için Efendimiz (s.a.v.)’e gelen kadını hemen recmedilmemesi çocuğunu doğurduktan sonra ise onu emzirmesinin istendiği hadislere dayandırmaktadırlar. 

1992 yılında Bosna Hersek’te yapılan insanlık dışı soykırımın ardından Sırp askerlerin ırzlarına geçmesi sonucu hamile kalan Müslüman kadınların kürtaj yaptırmalarının caiz olup olmadığı konusu gündeme gelmiştir. Yusuf el-Kardâvî bu kadınların günahsız olduklarını hatta sabırlarından dolayı ecir bile kazanacaklarını belirtmiş ancak devamla düşmanın tecavüzüne uğrayan kadının gebeliğin ilk günlerinde olmak şartıyla kürtaj yaptırmasına zaruret dolayısı ile izin verilebileceğini ifade etmiştir. Din İşleri Yüksek Kurulu ise İslam’ın izzeti ve bu bölgede İslam toplumunun varlığını devam ettirmesi veya yok olması açısından bakarak anneye zarar vermeden ırza geçme ile oluşan gebeliğin ilaç veya tıbbi müdahale ile sonlandırılmasının caiz olduğuna karar vermişlerdir.

Birçok alim de genç kız tecavüze uğradığında adının ve şerefinin kötüye çıkacağından endişe ettiği, öldürülmesi söz konusu olduğu, akıl sağlığının tehlikeye girdiği durumlarda ya da çocuğun doğduktan sonra sığınabileceği güvenli bir yer bulunamayacaksa ruh verilmeden önce ceninin aldırılmasının sakıncalı olmadığını belirtmektedir.

Diğer Dinlere Göre Kürtaj

Dinlerin kürtaja bakış açıları benzerlik göstermektedir. Cinsellik çocuk doğurma işlevi için gerekli görülmüş ancak evlilik dışı ilişkiler şiddetle reddedilmiştir. Kürtaj, çocuk katli olarak görülmüştür. Dinlerde çocuk doğurmak, çoğalmak ve gelişmek önerilen bir toplumsal yaşam biçimi olmuştur. Bu nedenle kürtajın bu ilkelere karşı bir duruş olduğu düşünülmüştür.

Yahudilerin kutsal metinlerinden olan Mişna’da Kuran-ı Kerimdeki ayete (Maide,32) benzer şu ifade geçmektedir: ” Bir hayatı yok eden tüm dünyayı yok eder, bir hayatı kurtaran ise tüm dünyayı kurtarır.”  Yahudi alimler bu ifadeden yola çıkarak önemli olanın bir insanın hayatını kurtarmak olduğunu söylemekte ve kürtaj hakkındaki görüşlerini ortaya koymaktadırlar. Yahudi mezheplerinin görüşleri arasında ufak farklılıklar olsa da genel olarak anne sağlığı ölçüt alınmaktadır. Yani Yahudilikte hamileliğin devamının annenin hayatını tehlikeye atması durumunda kürtaja izin verilmektedir.

Hristiyanlarda ise durum şu şekildedir; Hristiyan mezhepleri arasından Katolikler kürtaj konusunda en katı görüş bildiren mezheptir. Katolik Hristiyanlar, “Yeremya” kitabındaki “Ana karnında sana şekil vermeden önce seni tanıdım, sen doğmadan önce de seni kutsadım.” ifadesinden hareketle insanın döllendiği andan itibaren saygı duyulması ve korunması gereken bir varlık olduğunun altı çizilmektedir. Dolayısıyla, kürtaj yaptıranın ve yapılmasına göz yumanların suçlu olduğunu, o kişilerin aforoz edilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Ayrıca Katolikler diğer Hristiyan mezheplerinden farklı olarak anne sağlığı tehlikeye girse dahi o çocuğun doğması gerektiğini düşünmektedirler. Bu düşüncelerini şu şekilde ifade etmektedirler: “Bebeğin sağlığı için anne feda edilemeyeceği gibi, anne için de bebek feda edilemez. “

Hinduizm ve Budizm ise kürtajın “Kimseye zarar vermeyeceksin” şeklinde olan “Ahimsa” ilkesine ters olduğunu belirtmektedirler. Hinduların kutsal metinlerinden olan “Manu Kanunlarında” kürtaj bir kirlenme sebebidir. Ayrıca kürtajı reenkarnasyonu (ruh göçü) engelleyen bir olay olarak nitelendirmişlerdir. Bazı Budistler ise anne yaşamı tehlikede olduğu takdirde kürtaja izin vermektedirler. Bir başka Hint dini olan “Sih” dininde kürtaj, yaratıcının yaratma eylemine bir müdahale olarak görülmektedir.

KAYNAKÇA

  1. Yıldırım S. Hak, Cinayet ve Politika Üçgeninde Kürtaj Hakkı, Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi; Kadın Çalışmaları Özel Sayısı; 2018.
  2. Tüfekçi İ. İslam Hukukuna Göre Gebeliğin Sonlandırılması; Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt-Sayı 45; 2013.
  3. Yüksel K. Kürtajın Riskleri Nelerdir?, Mart; 2016.
  4. Sönmez S. Kürtaj (Dilatasyon Kürtaj-D&C); Kasım; 2015.
  5. Konan B. Osmanlı Devleti’nde Çocuk Düşürme Suçu; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi; 2008.
  6. Atay H. Kürtaj Yasasının Arkeolojisi: Türkiye’de Kürtaj Düzenlemeleri, Edimleri, Kısıtları ve Mücadele Alanları; Fe Dergi 9; 2017.
  7. Çelik Y. İstenmeyen Gebeliklerin Sonlandırılması Öncesinde Verilen Eğitimin Anksiyete Düzeyine Etkisi; İstanbul; 2008.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sonrakine geç: ÖTANAZİ