UYGUR TÜRKLERİ

YAKIN TARİH ANADOLU'YA GÖÇLER ÇALIŞMA GRUBU

· 27 dk okuma süresi >

YAZARLAR

¹Busenur Akbay*

²Elif Tayyibe Polat

¹Enes Taha Başer

¹Ömer Ali Özdaş

  1. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi
  2. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi

*İletişim: busenurakbay@gmail.com

DOĞU TÜRKİSTAN COĞRAFYASI

Türkistan adını ilk defa eski İranlıların, daha sonra Arapların; Orta Asya’da Türklerin yaşadığı bölgeleri tanımlamak için kullandıkları bilinmektedir. Türkistan coğrafyası da farklı devletlerin işgal tehditleri altında dış güçlerce Batı Türkistan, Doğu Türkistan ve bazı kaynaklarda Güney Türkistan da geçmek üzere bölünmüştür. Kâşgar, Turfan, Urumçi, Hoten önemli yerleşim yerlerindendir.

Bir ziraat memleketi olan ve karasal iklimin hüküm sürdüğü Doğu Türkistan’ın etrafı dağlarla çevrilidir. Kuzeyde Sibirya ve Moğolistan ile sınırlarını Altay Dağları kapatırken; güneyinde Hindistan, Pakistan ve Tibet ile sınırlarında Himalaya ve Karakurum dağları görülmektedir. Batısında Kırgızistan, Kazakistan gibi Türk Cumhuriyetleri ile komşudur ve doğusunda işgali altında bulunduğu Çin yer almaktadır.

Araştırmalar Doğu Türkistan’ın; 1 trilyon 50 milyar ton kömür rezervi, 66 altın yatağı ve güneyinde 60 milyar ton civarında petrol rezervi bulunduğunu ortaya koymuştur. Zengin yeraltı kaynaklarına sahip olduğu kadar 195 milyon hektar ziraat arazisiyle üzerinde yaşayan insanlara büyük bir tarım potansiyeli de sunmaktadır.

Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi

Asya’nın geri kalanı için tarih boyunca Rusya ve diğer Avrupalı devletlere karşı bir tampon bölgesi görevi üstlenen Doğu Türkistan, Asya’nın ortasında; tarihte ve günümüzde ticaret yollarının kavşağında bulunması sebebiyle stratejik bir öneme sahiptir. Çin ağır harp sanayiini bu bölgeye kurarak batıdan gelebilecek tehlikeleri önlemeyi planlamıştır.

 Çin hükümeti atom denemelerini Doğu Türkistan toprakları üzerinde gerçekleştirmektedir. 1964’ten bu yana devam eden nükleer denemelerle beraber 200 binden fazla Türkün öldüğü belirtilmiş, bundan katbekat fazla sayıda da sağlıksız bebek dünyaya gelmiştir.

DOĞU TÜRKİSTAN TARİHİ

Doğu Türkistan Türk tarihi açısından önemli olduğu kadar ticaret yollarının üzerinde olması sebebiyle dünya tarihi için de önemli bir yer arz etmektedir. Hun ve Göktürk İmparatorluğu gibi büyük devletlere yuva olan bu topraklar günümüzde uygarlık kelimesinin kendilerinden türemesine sebep olacak kadar gelişmiş Uygurlar ile sıkça anılmaktadır. Çin kaynaklarına göre Hunların neslinden olan Uygurlar, Göktürklerden farklı bir Türk boyu olan Tokuz Oğuzlardan türemiştir.

Satuk Buğra Han’ın efsanelere konu olan İslamiyeti kabul edişi ile tarihte bilinen ilk Türk İslam devleti olan Karahanlılar(840-1212), Doğu Türkistan topraklarında İslamiyetin hızla yayılmasını sağlamıştır. Aynı zamanda tarihimizde büyük bir öneme sahip olan Dîvânu Lugâti’t-Türk ,Karahanlılar döneminde Kâşgarlı Mahmud tarafından oluşturulmuştur.

Karahanlılar’dan sonra Cengizliler, Çağataylar gibi devletlerin de Doğu Türkistan üzerinde etkili olduğu anılmakla beraber 1600lü yıllara gelindiğinde Doğu Türkistan’da artık hocalar yönetimindeki şehir devletleri ortaya çıkmıştır ve bu dönem Hocalar Dönemi olarak adlandırılmıştır. 1755’te Çin işgali ile Hocalar Döneminin sonu gelmiş ve yaklaşık 1.200.000 Türk öldürülmüştür.

1863 yılında Yakup Beg, Kırgız Kumandan Sadık Bey’in Kâşgar’ı kurtarıp Büzürg Bey ve kendisine teslim etmesinin ardından sırayla Turfan, Hoten gibi şehirleri kontrolü altına almaya başlamış ve 1864’te Kâşgar’da bir devlet kurmuştur. Hokand Hanlığı ismiyle bilinen bu devlet Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid’e Yakub Han Kâşgari adında bir diplomat göndererek hem Osmanlı İmparatorluğu’na bağlılığını bildirmiş hem de 1870 itibariyle artan Çin ve Rus tehlikesine karşı Osmanlı’dan yardım istemiştir. Sultan Abdülaziz 2000 tüfek, 6 top ve kendilerinin silah hazırlayabilmesi üzere barut ve kapsül malzemelerini Hokand Hanlığı’na ulaştırmıştır. Bunun üzerine Yakup Beg, Sultan Abdülaziz adına hutbe okutup para bastırmıştır.

16 Mayıs 1878’te Osmanlı’dan 93 Harbi sebebiyle beklediği yardımı alamayan Hokand Hanlığı Çin tarafından işgal edilmiştir. 18 Kasım 1884’te Çin İmparatoru emriyle 19.Eyalet olarak yeni sömürge anlamına gelen Xinjiang (Sincan) adıyla doğrudan Çin’e bağlanmıştır.

1910 itibariyle Çin’de Mançu hanedanlığının yıkılıp milli bir devlet kurulması üzerine ayaklanmalar çıkmış ve bu karışıklıktan yararlanmak isteyen Uygur Türkleri bağımsızlıklarını tekrar kazanabilmek için harekete geçmiştir fakat aynı dönemde harekete geçen Ruslar Urumçi’yi işgal etmiştir.

1932’de Niyaz Hacı ve Sâlih Darga liderliğindeki ayaklanma Musul Maksut, Mahmud Muhiti, Hâfız Beg, Mehmed Emin Buğra, Sabit Damolla, Osman Beg, Şeref Han Töre gibi liderlerin de katılımıyla bütün Doğu Türkistan’a yayılmış, başarılı olmuş ve Kasım 1933’te Kâşgar’da Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti ilân edilmiştir.

Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti

Çin tekrar, Doğu Türkistan üzerine yürüyünce Sovyetler Birliği müdahale etmiş, Sovyetlerle çarpışmalarda yenik düşen Çinli General Ma 21 Mart 1934’te Kâşgar’a girmiş, Doğu Türkistan hükümeti Kâşgar’dan çekilmek zorunda kalmıştır. 1937 yılına kadar hiçbir yerden yardım alamayan Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği tarafından yıkılmış, başta Hoca Niyaz Hacı olmak üzere bağımsızlık taraftarları öldürülmüştür.

Bağımsızlıkları için mücadele etmekten pes etmeyen Uygur Türkleri 7 Ağustos 1944’te Şarkî Türkistan Cumhuriyeti ismiyle yeni bir devlet kurmuş, kurulan bu yeni devletin mücadelesi Uygur Türkleri ile beraber Çin’e karşı mücadele eden Osman Batur idaresi altındaki Kazaklardan da destek görmüştür. Fakat yeni ümitlerle kurulan bu devletin de ömrü uzun olmamıştır. 1945 yılında Altay ve Tarbagatay bölgelerini ele geçiren Kazaklar, 20.000 kişilik bir orduyla mevcut 25.000 kişilik orduya destek vermiştir. 1947’de İsa Yusuf Alptekin’in genel sekreterliğini yaptığı mahallî bir hükümet ilân edilmiş, fakat bu hükümete de hemen müdahalede bulunulmuştur. Çin Komünist Partisi, Doğu Türkistan’ı ilhak amacıyla Teng Li-k’un’u görüşme için yollamış, 27 Ağustos 1949 tarihinde Almatı’dan Pekin’e yola çıkan ve cumhuriyetin önderlerini taşıyan uçak ortadan kaybolmuştur.

1949 Aralık ayında Komünist Çin devrimini yapan Çin Kızılordusu tarafından son defa işgal edilen Doğu Türkistan 1 Ekim 1955’ten beri Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı olarak Xinjiang Otonom Cumhuriyeti (Xinjiang/Sincan Uygur Özerk Bölgesi) adıyla anılmaktadır.

DOĞU TÜRKİSTAN’DAN TÜRKİYE’YE GÖÇLER

İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra önderliğinde siyasetçiler Çin zulmü altında ezilen halkı yok olmaktan kurtarmak için çeşitli ülkelerle konuşmalar yapmış, Doğu Türkistan’ı Dünya gündemi haline getirmek için çabalamıştır. 1953 yılında Uygur Türkleri ve Kazaklar Türkiye Cumhuriyeti bakanlar kurulunca kabul edilen kanunla iskânlı göçmen olarak Türkiye’ye yerleşmeye başlamıştır. Türkiye’ye ulaşan ilk kafile zorlu kış şartları altında Çin sınırlarından Hindistan’a, oradan Tibet’e geçmiş; yolculuk esnasında atları ve develeri çatlamış, maalesef pek çoğu ya soğuktan ya da hastalıktan yakınlarını kaybetmiş olarak 2 yılın ardından ancak Türkiye’ye varabilmiştir. Konya, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Manisa, İstanbul göçmenlerin yoğun olarak yerleşmiş bulunduğu şehirlerdir.

1960’larda yaklaşık 600 Uygur Türkü Pakistan ve Afganistan’da vatandaşlık elde edemeyince Çin’e iade tehlikesiyle karşı karşıya kalmış ve Türkiye’ye göçlerin 2. dalgası başlamıştır. Türk hükümeti ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından Türkiye topraklarına ulaşımları sağlanmıştır. Göçmenlerden 22 yaşına ulaşmış Uygur gençleri askerlik vazifelerini yerine getirmek üzere orduya alınmışlardır.

3. kitlesel göç dalgası Mao’nun ölümünden sonra 1970’lerin ikinci yarısında yaşanmıştır. Ticaret, eğitim ya da hacca gitme gibi amaçlarla pasaport alan Uygur Türkleri Orta Asya ülkelerine göç edip oradan da Türkiye’ye geçmiştir. En az 50.000 civarında Uygur Türkünün ülkemize yerleştiği belirtilmiştir.

Türkiye dışında Avrupa ülkeleri, ABD, Sovyetlerin dağılmasından sonra Kazakistan’a da göç etmişlerdir. Uygurlar ile beraber ülkemize gelen Kazak Türkleri, Kazakistan bağımsızlığını elde ettikten sonra büyük kitleler halinde Kazakistan’a dönmüştür.

ETNİK KÖKEN

Türk kültür ve uygarlığının beşiği olan Doğu Türkistan’da tarihin en eski zamanlarından beri çeşitli devletler kurulup yıkılmıştır. Ama kuşkusuz bunların en unutulmazı ve en önemlisi devlet yönetimi, tarım, ekonomi, mimari, bilim, sanat ve özellikle edebiyat alanında önemli ilerlemeler kat eden Uygur Türkleridir. Uygurlar geliştirdikleri bu medeniyetle ilk dönem Türk devletlerinden farklıdır. Uygurların, kendi alfabeleriyle ve başka dillerle kaleme aldığı pek çok eser bulunmaktadır. Yerleşik hayata geçen ilk Türk devleti olan Uygurlar şehircilikte ve mimaride de çok ileri gitmişlerdir. Uygurların ulaştığı bu medeniyet düzeyinden etkilenilerek Cumhuriyet döneminde medeniyet kelimesinin Türkçe karşılığı olan “uygarlık” kelimesi türetilerek dilimize girmiştir.

Uygurlar başta Gök Tanrı dini olmak üzere Manihaizm, Budizm, Nasturilik ve son olarak da İslamiyet’i benimsemişlerdir. Manihaizm ve Budizm’e dair zengin bir dini edebiyat geliştirmişlerdir. İnançlarına bağlı olarak pek çok mabet, tapınak ve ibadethaneler inşa etmişlerdir. İslamiyet’i kabullerinden sonra Orta Asya topraklarında Türk-İslam medeniyetinin temellerini atmışlardır. Çeşitli vakıf ve medreseler inşa etmişlerdir.

SOSYAL YAŞAM, GELENEK VE GÖRENEKLER

Uygurların gelenek ve göreneklerinde eski Türk inanışlarından olan Şamanizm ve İslamiyet’in etkisi bir arada görülmektedir. Uygurlar ile Anadolu Türklerinin aynı dini inancın mensupları olması, aynı dil grubunda, aynı tarihe yaslanan milli kültüre sahip olması bugünkü gelenek ve göreneklerindeki birçok benzerlikleri ortaya çıkarmaktadır.

Gelenek eğitimi temelde ailede verilmektedir. Aileden başka gelenek eğitiminin en önemli ortamı, toplu törenlerdir. Uygurlarda Meşrep dedikleri toplu tören bunun en canlı örneği olabilir. Uygurlar arasında kullanılan “evladını mektebe ver, mektep olmazsa meşrebe” ifadesi, meşrebin Uygur gelenek göreneğini benimsetme ve genç kuşakları eğitmede çok önemli yeri olduğunu göstermektedir.

DOĞUM ADETLERİ

Sosyal adetlerin içinde en fazla konu olan adetlerden biri de doğum adetleridir. Doğum öncesi adetlerden, çocuğu olmayanların sebebi daha çok kadında olduğu görüşü yer almaktadır. Batıl bir inanış olan kutsal bildikleri dede mezarlarına gidip onlardan medet dilemek bizdekiyle benzerlik göstermektedir. 

Hamilelik sırasında hamile kadın ekşi yerse erkek, tatlı yerse kız olacağı; hamile kadının göbeği öne doğru büyüdüyse erkek, iki yana doğru büyüdüyse kız çocuğu olacağı gibi görüşler de vardır.

Çocuk doğduktan sonra çocuğun babasına çocuğunun doğduğu ve cinsiyeti hakkında haber yetiştirenin çocuk babasından müjde istemesi günümüze kadar devam etmektedir. Böylece yeni bir hayatın dünyaya gelmesine sadece anne babası değil, tüm yakınlar sevinir. Günümüzde şehirleşme ve teknolojinin gelişmesiyle, artık çocuk doğmadan cinsiyeti öğrenilebildiği için bu müjde geleneği zayıflamıştır. Uygurlarda kız çocuğu tilkiye erkek çocuğu kurda benzetilmiştir. Yeni doğan çocuğun kız ya da erkek olduğunu sormak için “Tilki mi? Börü (kurt) mü?” ifadesi kullanılmaktadır.

Doğumdan sonra, çocuğun ağzına bal sürülerek tatlı dilli olması arzusu ifade edilmektedir. Uygurlarda yaygın görüşe göre çocuğun ağzına ilk lokmayı koyan kişi kimse çocuğun karakteri, kişiliği de ona çeker. Çocuğa ad verme âdeti de aile üyeleri, akraba ve komşuların katılımıyla küçük bir tören şeklinde yapılır. Doğumdan kırk gün geçtikten sonra kırklama âdeti de bulunmaktadır. Çocuk törende yıkanır, gelen misafirler çocuğa hayırlı dileklerini bildirirler. 

ÖLÜM ADETLERİ

Ölüm ve defin adetleri İslam inancına göre yapılmaktadır. Ölen kimseyi erkekse erkek biri, kadınsa kadın biri yıkar. Ölü kefenlenir ve ardından yakınları tarafından mezara konulur. Ondan sonra ölünün mezarına toprak atmak en kutsal hareketlerden biri sayılır. Ölüme gelemeyen yakınların “mezarına bir avuç toprak bile atamadım” diye üzülmesi bundan kaynaklanır.    

Ölüm sonrası Kur’an okutulması, evde yas ve duaların devam etmesi, ziyaretçiler toplanarak yemek verilmesi gibi adetler bize benzeyen adetleri arasındadır. Dini bayramlarda, bayram namazından sonra, cemaat toplanarak ilk önce mahalledeki taziye evi ziyaret edilir ve ölü yakınlarına yalnızlık, üzüntü hissettirilmemeye çalışılır. Ölü yakınları da bayram arifesi ya da bayram günü sabah namazından sonra mezara gider.

DÜĞÜN ADETLERİ VE AİLE YAPISI

Bir araya gelen gençler evlenebileceklerini düşündüğü anda, önce kız isteme (Uygurlarda elçi göndermek diye ifade edilir), sonra nişan, daha sonra düğün yapılır. Türkiye’de evlenecek kız için çeyiz hazırlandığı gibi Kâşgar’da evlenecek kız için sandık hazırlanır. Kâşgar’da da evlenecek gençler görücü usulü ile ya da kendileri tanışarak evlenmektedir. Burada eklemeye değer yine bir gelenek şu ki seven kızın sevgilisine ya da evleneceği yiğide mendil hediye etme âdeti vardır. Eski dönemlerden beri devam eden bu adet günümüzde kaybolmuştur. Hediye edilen mendil kız tarafından incelikle hazırlanmış olur, bazıları dantel ile süslenmiş olur, hatta bazıları üzerinde el yapımı çiçekler, kuş resmi ya da isminin baş harfi bulunur.

Kâşgar yöresinde eskilerde var olan akraba evlilikleri günümüze geldikçe yok olmuştur. Bunlardan başka yöreye ait olan bir adet olarak, bir ailede kardeşler sırayla evlenirler, normal koşullar altında, büyük çocuk evlenmeden küçüğünün evlenmesi büyüğüne saygısızlık olarak bilinir ve büyük çocuğun kısmetini kapatır gibi algılar da vardır. 

Aile yapılarına bakarsak, aile reisi babadır, ardından büyük erkek çocuktur. Geleneksel ailelerde baba daha çok dışarının işleriyle meşgul olurken, anne daha çok ev içi işleriyle meşgul olur, çocuklarına bakar. Günümüz modernleşmiş toplumunda kadınların da dışarıya çıkıp çalışma durumunun çoğalmasıyla bu düzen biraz değişime uğramış gibidir ama esas gövde halen korunmaktadır.

Ailelerde büyüklere saygı duyulur, genel Türk geleneğinin bir parçası olan bu adet canlı bir şekilde devam etmektedir. Evin babasına, erkeklerine saygı duyularak onların reislik yeri korunurken, evin kadını ve kız çocuklarının her zaman aile namusu olarak sevilmesi ve korunması gibi bir gelenek yaşanmaktadır. Ailede erkek çocuk daha çok babanın, kız çocuk daha çok annenin yardımcısıdır

MUTFAK KÜLTÜRLERİ

Bir toplumun mutfağı o toplumun yaşam biçimiyle yakından ilgilidir. Doğu Türkistanlılar ikinci bir vatan olarak gördükleri Türkiye’de sosyal özelliklerine, gelenek ve göreneklerine sahip çıkmışlardır. Doğal olarak da bu gelenek ve göreneklerinin temel ögelerinden biri olan yemek kültürlerini de devam ettiriyorlar.

Uygur mutfağı diğer birçok Türk boyunda olduğu gibi hamur işleri açısından inanılmaz zengindir. Uygurların ilk gıdaları buğday unu, süt ve süt ürünleri, koyun ve at eti; içecekleri ise kısrak sütünden yapılan kımızdır. Uygur yemeklerine kısaca değinecek olursak Uygur pilavı dedikleri aslında Özbek pilavına çok benzeyen yemekleri en meşhurudur. Çüçüre çorbası, lagman ve Uygur mantısı da yemeklerine örnek verilebilir.

Uygurlar yemeklerinin zenginliği kadar düğünlerde ve davetlerde kurdukları sofralarla da çok ünlülerdir. Koyunun akciğerinden ve bağırsaklarından yaptıkları “Öpke ve Yesip” denilen çok ünlü bir yemekleri vardır. Bu yemek günümüzde hala yapılmaktadır. Uygur mutfağına bakıldığında tatlı kültürlerinin pek olmadığı göze çarpar. Çünkü Turfan şehrinde lezzetli sebze ve meyveler yetişmektedir (Dilimize yerleşen Turfanda sebze ve meyve deyimi oradan gelmektedir.). Bu lezzetli meyvelerle tatlı ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar.

UYGUR SANATI ÜZERİNE

MODERN UYGUR EDEBİYATI

Modern Uygur Edebiyatı’na kısaca bir giriş yapacaksak öncelikle konuya yabancı olan okurlarımıza Uygurların dilinin de Türkçe – ancak farklı bir lehçesi- olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. 5.-17. yüzyıllar arasında kullanılan Uygur yazısının Soğd el yazısından türetildiği bilinmektedir. Bu yazı 13.-15. yüzyıllar arasında Kore’den Litvanya’ya kadar geniş bir bölgeye nüfuz etmiş, öyle ki Kore sarayında gayri resmi bir dil olmuş ve Türk kültürünün bu coğrafyada yayılmasına büyük bir katkı sağlamıştır. Ayrıca bu yazı Moğollara da kuvvetlice tesir etmiş ve Timur’un mektuplarına kadar sızmıştır.

‘‘Kâşgar’dan Yukarı Çin’e dek, çepeçevre bütün Türk ülkelerinde hakanların ve sultanların yarlıkları, mektupları eskiden beri bu yazı ile yazılagelmiştir. Bütün Türk dillerinde kullanılan harfler on sekizdir. Türk yazısı bu harflerle yazılır.’’  – Kaşgarlı Mahmut

Yakup Beg’in ölümünden sonra Uygur halkı tam otuz üç yıl boyunca Çin’in esareti altında yaşamıştır. Bir yandan Çin milli partisi Gomindan, bir yandan hocaların yönetimi ve zengin derebeylerinin zulmü derken, buna kayıtsız kalamayan mazlum halk sesini şiirler ile duyurmuş ve Modern Uygur Edebiyatı’nın temellerini atmıştır. Seyit Noçi ve Tümür Helpe gibi halkının kurtulacağına inanan Uygurlar çok sayıda ayaklanma çıkarmış ve özgürlüğünü isteyen halk modern edebiyatı bu ayaklanmalar esnasında oluşturmuştur.

Halkın, yöneticilerin zulmüne karşı isyanını anlatan Abdurrahman Han Hoca şiirinin çevirisinden naçizane bir kesit;

“Hoca dolmuş gazapla, ateş çakar gözleri

Hançer idi ok idi söylediği sözleri

Kaymakamın dini yok, kumaşıdır hıyanet

Tüm vatanı kaplamış veba gibi cinayet

Bizde kalmadı artık ne birlik ne bereket

Başımıza düştü hep; dehşet, kızıl kıyamet”

Rusya, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde eğitim alarak vatanına dönen Uygur gençlerinin öncülüğünde 1885 ve 1907 yıllarında Kaşgar’da modern eğitim veren okullar açılmıştır. Bu okulların açılmasındaki itici güç Gaspıralı İsmail Hakkı Bey’in “Dilde, işte, fikirde birlik” söylemi ve buna müteakiben gelişen Ceditçilik hareketidir. Bu sıralarda bazı aydın zenginlerin girişimleriyle Doğu Türkistan’ın çeşitli yerlerinde matbaalar kurulmuş, ardından gazete ve dergiler yayın hayatına başlamıştır. Fakat birçoğu ilerleyen zamanlarda Çin yönetiminin baskısıyla kapanmaya mecbur bırakılmıştır.

1930’dan sonra Şinşisey yönetiminin Stalin ile işbirliği yapması sonucunda Ceditçilik hareketi büyük kayıplar vermiştir. İşte tam da bu sırada genç ve parlak bir şair, Doğu Türkistan topraklarında tozu dumana katmıştır.

Abdulhaluk Uygur 1901 yılında Turfan şehrinde doğmuştur. Küçük yaşta Arapçayı, Farsçayı ve dini ilimleri öğrenmiştir. Okulda Çince öğrenmiş ve Çin edebiyatının klasiklerini okumuştur. 1923 yılında birkaç arkadaşıyla beraber Sovyetler Birliği’ne gitmiş ve orada üç yıl öğrenim görmüştür. Vatanına döndüğünde ülkesini cehalet, sefalet ve baskı içinde bulmuştur. Bu duruma dayanamayıp hemen bir okul açarak mücadeleye başlamıştır. Halkını Çin milli partisi Gomindan’a karşı direnişe çağırmış, sonunda 1933 yılında Şinşisey tarafından tutuklanmış, aynı yıl idam edilmiştir. Son sözlerinin ise “Yaşasın özgürlük!” olduğu söylenir.

Abdulhaluk Uygur’un Gezep ve Zar (Öfke ve Çığlık) şiirinin çevirisinden naçizane bir kesit;

Bilime gelin desem üstüme yağar taşlar

Taş devrinin ateşi bende yanmaya başlar

Öyle bir sahradayım, derdime yoktur derman

Bekledim, bekliyorum ne zaman geçer kervan?

Suya hasret bu çölün verimliymiş toprağı

Nehir oldum kaynadım, bulamadım yatağı

Uyandı bütün dünya doğudan batıya dek.

Benim hayatımsa sütten rüyalar mı görmek?

Bir de Lutpulla Muttelip vardır ki 1945 yılında Gomindan yönetimi tarafından henüz yirmi üç yaşında idam edildiğinde arkasında pek çok şiir, makale ve sahne eseri bırakmıştır. Tek davası halkını cehaletten ve sefaletten kurtarmaktır.

Mao’nun ölümüyle Uygur yazarların üstündeki baskı azalmış ve bu Modern Uygur Edebiyatı için 1990 yılında gerçekleşen silahlı ayaklanmaya kadar altın bir çağın müjdecisi olmuştur. O gün bu gündür Uygur Edebiyatı Çin yönetiminin sansür politikasından bir türlü kurtulamamıştır.

UYGUR MÜZİĞİ

Eski Çin kaynaklarından Suiname’de Uygurların henüz 5.-6. yüzyıllarda yirmi kişilik orkestraları olduğundan bahsedilmiştir.  Eski duvar resimlerinde ve minyatürlerde rastlanan Uygurların kullandıkları çalgılar ve müzik kültürlerine ait tasvirler de bu konuda araştırmacılara ışık tutmaktadır. Ama bence en ilginci büyük gezgin Marco Polo’nun Türk dünyasına yaptığı bir seyahatte gözlemlerini anlattığı şu cümlelerdir: “Kumullar çok neşeli insanlar doğrusu. Gülüp oynamasını çok seviyorlar. Öyle düşünceye dalan insanlar değil, başlıca uğraşları müzik. Zaten varsa müzik, yoksa müzik. Çalsınlar, dans etsinler, eğlensinler.”

13. Yüzyılda Doğu Türkistan Cengiz Han’ın hakimiyetine girince bazı Uygur müzisyenler Delhi Sultanlığı’na sığınmış ve sanatlarını burada icra etmişlerdir. Günümüzde Hint Müziği taşıdığı Uygur esintilerini bu müzisyenlere borçludur. Molla İsmetullah, Tevarihi Musikiyyun adlı eserinde, 16. yüzyılda, dünyanın çeşitli yerlerinden öğrencilerin müzik öğrenmek için Yarkent Hanlığı’na geldiğini yazmıştır.

Uygur kültüründe müziğin kökeniyle ilgili anlatılagelen çeşitli efsaneler vardır:

“Tanrı, Hz. Adem’in önce tenini sonra da ruhunu yaratmış ve ruhtan tene girmesini istemiş. Ancak ruh, kendisinin nurdan, tenin ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla tenin günah işlemeye meyilli olduğunu belirterek tene girmek istememiş ve Tanrıya bu konuda yalvarmış. Bunun üzerine Tanrı, gökyüzünde insanoğlunun can sıkıntısını giderecek ve onu mutlu edecek müziği yaratmış ve meleklerden onu yeryüzüne indirerek çalmalarını istemiş. Melekler gökyüzüne çıkıp müziğin bütün melodilerini yeryüzüne indirerek ahenk içerisinde çalmışlar. Müziğe mest olan ruh Hz. Adem’in tenine girmiş ve ilk İnsan bu şekilde yaratılmış”

Neyin yaratılışı ile ilgili bir efsane ise şöyledir:

“Hz. Âdem yaratıldıktan sonra, bir süre çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşmış. Bir gün yorulmuş ve dinlenirken uyuyakalmış. Rüyasında bir melek gelip, Hz. Adem’in ağzından iki karış uzunluğunda kan damlayan bir şey çekip çıkarmış ve bu nesneyi çamur ile sıvayarak Hz. Adem’in eline tutuşturmuş. Hz. Âdem eline alınca bu nesnenin içinin oyuk olduğunu görmüş ve meleğe bunu ne yapacağını sormuş. O da, onu üfleyerek can sıkıntısını gidereceğini söylemiş. Melek, bu nesneye önce burgu ile dört delik açmış. Hz. Âdem üfleyince korkunç bir ses çıkmış. Melek bunun üzerine dört delik daha açmış ve ondan güzel bir ses çıkmış. Hz. Âdem, meleğe bu nesnenin sırrını sormuş. O da, ilk açılan dört deliğin cehennem azabından, sonraki dört deliğin ise cennetten haber verdiğini söylemiş ve fani dünyada bunu çalmasını söyleyerek gözden kaybolmuş. Hz. Âdem uyanınca, o nesnenin kucağında olduğunu görmüş ve bir süre onu çalmış. Ancak onu çalmak için ibadeti bıraktığından Hz. Adem’e onu çalması yasaklanmış. Hz. Âdem ney çalarken diğer bitkiler uyumuş; ama kamış onu can kulağıyla dinlediği için neyin sesi ona sinmiş. Bu yüzden kamışın içi kovuk kalmış. Davut peygamber zamanına gelindiğinde, neyin bu sırrı ortaya çıkmış.”

Uygur Müziği ve çalgılarının Çin müzik kültürüne -özellikle Tang Hanedanlığı döneminde- büyük bir etkisi olmuş ve günümüzde Çinliler tarafından yaygın olarak kullanılan ney, surnay, burğa gibi çalgılar Çinlilere Uygurlardan geçmiştir.

İsa Yusuf Alptekin

Mehmet Emin Buğra’nın tabiriyle ‘‘Vatan için vatandan hicret’’ etmek zorunda kalacak olan İsa Yusuf Alptekin, 1901 yılında o dönem Mançuların egemenliği altında bulunan Doğu Türkistan’ın Kâşgar ilinin Yengisar kazasında dünyaya gözlerini açmıştır. 1911’de Mançu egemenliğini Kıta Çini alacak ve bu yönetim Alptekin’in tam yetişme dönemlerine denk gelmesi hasebiyle onda önemli tesirler bırakacaktır. 1949 yılına kadar çok büyük bir oranda Çinli valilerin yönetimi altında kalacak olan Doğu Türkistan, Çin’in o dönemde Doğu Türkistan’a uzak olması, Çin’i etkileyecek siyasi olayların gerçekleşmesi (Sovyet İhtilali, II. Dünya Savaşı) ve bugünkü kadar güçlü olmaması sebebiyle atadığı valilerin keyfi ve despot yönetimleriyle halka yaşattıkları zulme ses çıkaramamıştır. Bu zulmü çıplak gözlerle gören Alptekin aynı zamanda Çinlilerin Uygur halkının eğitimsiz bırakmak gayesinde olduğunu anlamıştır.

Bu eğitimsizliği dert edinecek ve 1947 yılında göreve geldiklerinde bu konuda birçok icraatta bulunacak olan Alptekin, halkın standardı düşünüldüğünde ilmi ve maddi açıdan iyi denilebilecek bir ailede doğmuştur. Oğlunu okutmak derdinde olan babası medresede öğrenim görmesinde ve Çinceyi öğrenmesinde birçok fedakarlıkta bulunacaktır. Kendisinin olgunlaşmasında gençlerin ve halkın önde gelenlerinin toplanıp önemli meselelerin ele alındığı aynı zamanda birçok sanatsal faaliyetlerin de buna eşlik ettiği meşrep meclislerinin önemi büyüktür.

1923’te Çinli bir kaymakamın yanında çalışırken Çinli memurların Türklere uyguladığı gayri insani davranışları bire bir deneyimlemiştir. Ardından Alptekin, Batı Türkistan’da; 3 yılı Andican, 3 yılı da Taşkent’te olmak üzere memuriyet görevini yerine getirirken o dönemlerde komünizmin etkin olduğu Sovyetlerin egemenliği altında bulunan Batı Türkistan’daki Sovyet faaliyetlerini gören Alptekin komünizmin ne kadar zararlı olduğunu anlamış ve bunun ülkesine sıçramasından büyük bir endişe duymuştur. Türk milliyetçileriyle görüşen Alptekin’de Süleyman Çolpan’ın şu sözleri büyük bir tesir bırakmıştır: ‘‘İsa Bey gerek biz gerek siz için yapılacak şey, adam yetiştirmek; her şeyden anlayacak adam yetiştirmek; ne çektiysek adamsızlıktan çektik. Türkiye’ye, Almanya’ya çok miktarda talebe göndermek lazım.’’

Bu gaye ile Kâşgar’a geri dönmüş lakin gayesini gerçekleştirecek bir ortam bulamadığından 1932 yılında rotasını Çin’e çevirmiştir. Hem Çin’i mahalli yönetimlerin kötü tutumu konusunda uyarmış hem de bu durumun Sovyetlerin Doğu Türkistan üzerindeki nüfuzunu arttıracağı yönünde uyarılarda bulunmuştur. Bunları yaparken Türk gençlerinin eğitimi konusunda da yardımlarda bulunacaktır. 1933’te Doğu Türkistanlı Vatandaşlar Cemiyeti’ni kurmuş ve Çin Türkistan’ının Avazı mecmuasını çıkartmıştır. 1933 yılındaki istiklalle kurulacak ve yaklaşık olarak 6 aylık bir ömre sahip olacak olan ‘Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti’ döneminde Çin’deki milliyetçi faaliyetlerine devam edecektir. 1936-1945 yılları arasında Çin Parlamentosunda görev alıp Doğu Türkistan ile alakalı birçok meseleyi meclisin gündemine taşımaya çalışan Alptekin 1939’da Çin’in istikrarsızlığından faydalanmak isteyen Japonlarla Çinlilerin anlaşmazlığı konusunda BM’nin görevlendirmesiyle Çin’e destek bulması amacıyla Türkiye’nin de içinde bulunduğu birçok ülkeyle görüşmesi konusunda görevlendirilmiştir. Türkiye’den dönerken Afganistan’da 1932’de Hoten’de başlattığı ayaklanma bastırılınca Afganistan’a geçmek zorunda kalan Mehmet Emin Buğra’yla görüşmüş ve çeşitli fikir alışverişlerinde bulunmuşlardır.

İsa Yusuf Alptekin, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile birlikte

Çin’e dönen Alptekin faaliyetlerine devam ederken 1926 yılında ülkesini terk etmesi karşılığında hayatı bağışlanan Mesut Sabri Baykozi ve 1942 yılında ise Mehmet Emin Buğra’nın Çin’e gelmesiyle ileride Doğu Türkistan’da kendilerine ‘3 Efendim’ diye seslenilecek ve siyasetleri; şiddet uygulamadan, önce barışla, eğitimle meselelerini halletme gayesi olan bu ekip toplanmıştır. Alptekin’in Çin anayasasında Doğu Türkistan lehine bazı değişikliklerin yapılmasını istemesi, Çinlilerin öfkelenmesine sebep olmuştur. II. Dünya Harbi’nin son yılında Çan Kay Şek, Alptekin ve Buğra ile görüşmeyi kabul etmiş ama bu görüşmeden de bir netice çıkmamıştır.

1944 yılında Çinlilerin halk üzerinde kurduğu baskıcı yönetim sebebiyle Sovyetlerin desteklediği Ali Han Töre önderliğinde İli’de bir ayaklanma meydana gelmiş, Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulmuştur. Çin; İli’den gelen bir heyetle görüşmeleri için Baykozi, Buğra ve Alptekin’in Urumçi’ye gitmelerine izin vermiştir. Görüşmeler sonucunda 1946’da Buğra ve Alptekin’in de aralarında bulunduğu bir karma hükümet kurulmuştur. Alptekin seyahatlerinde topladığı kitaplarla Altay Neşriyat Evi’ni kurmuş ve Erk (bağımsızlık) adıyla bir gazete çıkarmaya başlamıştır. Ayrıca halkın da katıldığı haftalık toplantılarla ve 1947’de kurulan hükümetin icraatlarıyla milli bilinci yükseltmeye çalışmışlardır. Bu hükümette genel sekreterlik görevini üstlenen Alptekin, görevi esnasında milliyetçi ve antikomünist politikaları sebebiyle Rusya ve Çin’in tepkisini çekmiştir.

1949 yılında Kıta Çin’ini bozguna uğratan Kızıl Çin’in önünde Doğu Türkistan’a ilerlemesinde herhangi bir engel kalmamıştır. Uzun süre durumu değerlendiren Alptekin ve arkadaşları, Çin’e karşı koyamayacaklarını düşünmeleriyle birlikte ülkeden göç kararı almışlardır.

1949’da Urumçi’den başlayıp çeşitli ülkelerle yapılan görüşmelerden bir sonuç alamayınca 1954’te Türkiye’nin kendilerini kabul etmesiyle son bulacak olan bu çileli yolculuğu Buğra’nın şu cümleleri çok güzel yansıtacaktır: ‘’Ben, 17 Eylül ve Alptekin 20 Eylül’de Urumçi’yi terk edip 100’e yakın meslektaşımızla beraber Kaşgar’a geldik ve Hint topraklarına sığınmaya karar verdik. Komünistler mahallî hükûmet makamlarına bizi yakalamaları için emirler göndermiş, tehlike bizi çevirmişti. Ekim ayının ortalarında Kargalık’tan yola çıkarak 1.000’e yakın göçmenle birlikte yürümeye başladık. 31 Ekim’de hudut muhafız askerlerinin kışlasının önüne geldik. Bu istihkâmdaki Çin askeri bizi yakalamak için emir almış ve ciddi tertibat kurmuş bulunuyordu. 1 Kasım’da Alptekin’i ve bir gün sonra da beni yakaladılar. Ellerimizi bağlayarak çok soğuk bir ambara hapsettiler… Sancu’da bizi bir başka bölük teslim aldı. Bu bölüğün kumandanı olan subay bize karşı çok yumuşak davranıyordu. Subayla anlaştık. Alptekin, ben ve üç adamımız 15 Kasım gecesi Sancu’dan kaçarak iki gün yürüdükten sonra ailelerimizi bekledik. Bir gün sonra onlar geldiler. Ailelerimizle birlikte büyük bir kafile olarak yola çıkmamızı tehlikeli gördük. Zavallı aileleri Allah’a bırakıp yola çıktık. Beş günlük tehlikeli yol önümüzdeydi. O müthiş yolları gece gündüz yürüyerek üç günde geçtik. Açlık, soğuk ve sefalet içinde yürüdük. Yakasını kurtarıp kaçabilen diğer muhacirlere yetiştik. Ekserisinin atları ölmüş ve aç kalmış bulduk. Birçoklarının elleri ayakları donmuş veya bozulmuş bir hâldeydi. Bu hâller içinde 11 Aralık’ta Hindistan’ın hudut şehri Lardak’a vasıl olduk. Bu yolda açlık ve soğuktan 65 kişi ölmüş, 55 kişinin el ve ayakları donarak kopmuştu. Ayakları donmuş hâlde bulunanların içinde Alptekin’in bir oğlu ve bir küçük kızı da vardı. Zavallı kız, derdiyle sonradan vefat etti.’’

1954’ten sonra Doğu Türkistan davasını Türkiye’de devam ettirecek olan Alptekin, dernekler kuracak aynı zamanda dergi ve gazeteler çıkaracaktır. Türkiye’nin birçok yerinde konferanslar da veren Alptekin, davasını sürekli dünya kamuoyuna anlatmaya çalışmış ve 94 yıllık hayatını dava adamlığına adamıştır.

Milli bilinci ve Uygurların tarihinin, dilinin önemini Çinle herhangi bir ortaklıkları bulunmadığını belirtmesi açısından ve bu vesileyle Çinlilerin Doğu Türkistan’ı kendi vatanları olarak görmesine cevaben Muhtıralar, ‘‘Doğu Türkistan İnsanlıktan Yardım Bekliyor, Doğu Türkistan Davası ve Esir Doğu Türkistan’’ adlı eserleri kaleme almıştır.

‘‘Gönül arzu eder ki Türkistan meselesinin halledilmesi davasında öncülük şerefi Türkiye’nin hakkı olsun.’’ diyen Alptekin 17 Aralık 1995 yılında İstanbul’da hayata gözlerini yummuştur.

UYGUR TÜRKLERİNİN ENTEGRASYON SÜRECİ

TÜRKİYE’NİN UYGUR TÜRKLERİ VE ÇİN ÜZERİNE POLİTİKALARI

Çin tarafından bağımsızlıklarına sürekli müdahale edilen Uygur Türkleri 1953 itibariyle Türkiye Cumhuriyeti topraklarına ulaşabilmişlerdir. İskânlı göçmen statüsünde uygun topraklara yerleşimleri sağlanmış, geçimleri konusunda desteklenmişler ve vatandaşlık hakkına sahip olabilmişlerdir. Nitekim 1990’da Kâşgar Barın Ayaklanması üzerine Türk topraklarındaki Uygur toplumunun propaganda faaliyetlerinin görünürlüğünün artması; İsa Yusuf Alptekin’in Uygur toplumunun lideri olarak 1991 yılında dönemin başbakanı Süleyman Demirel ve 1992’de de Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından kabul edilerek taltif edilmesi, 1995’te Sultanahmet’te İsa Yusuf Alptekin adına cumhurbaşkanı, başbakan ve meclis başkanının katılımıyla düzenlenen devlet töreniyle bir park ve anıt açılması gibi gelişmeler ve Türkiye’nin Uygur toplumuna hamilik eden tutumu, Çin nezdinde ciddi bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Fakat Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki daimî üyelik pozisyonu, ekonomisinde yakaladığı istikrarlı iki haneli büyüme trendi Türkiye’nin Çin ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerine ivme kazandırma yönündeki gayretlerini arttırmasını zorunlu kılmıştır.

Çin’in Uygur meselesi ile Kürt meselesini ilişkilendirmesi, Türkiye’nin kendi kaderini tayin hakkını Kürt halkına tanımadan aynı tutumu Uygurlar nezdinde talep edemeyeceğine dair net mesajları, Çin’i ticari bir partner olarak görmek isteyen Türkiye’yi bir tercihte bulunmak zorunda bırakmıştır. 1998 yılında TBMM’de kabul edilen bir yasa tasarısı ile Çin’den gelen Uygurlara vatandaşlık statüsü yerine, sadece çalışma ve ikamet hakkı tanıyan ama ordu mensubu ya da devlet memuru olmalarını engelleyen ‘‘kalıcı ikamet izni’’ verilmesine karar verilmiştir.

BM Irkçı Ayrımcılığı Önleme Komitesi’nin Ağustos 2018’de açıkladığı üzere, Uygur bölgesinde azınlık durumunda bulunan Uygur, Kazak ve diğer unsurlara yönelik baskılar 2016’da bölge parti sekreterliğine atanan Chen Quanguo’dan sonra olağanüstü boyutlara ulaşmış durumdadır. Chen, BM Irkçı Ayrımcılığı Önleme Komitesi’nin raporuna göre 1 milyon civarında Uygur’un tutulduğu tahmin edilen yeniden eğitim kamplarının mimarı olarak bilinmektedir.

TÜRKİYE’DE UYGUR TÜRKLERİ ORGANİZASYONLARI VE GELENEĞİN DEVAMI

Doğu Türkistanlıların en yoğun yaşadıkları şehir İstanbul; en toplu halde bulundukları şehir de Kayseridir. Adana, Ankara, Manisa, İzmir ve Bursa’da da yerleşik olanlar vardır. İstanbul’dakiler daha çok deri tekstili ve ticaretle meşgulken Ankara’dakilerin tamamına yakını devlet memuru, Kayseri’dekilerse işçi, memur ve esnaftır. Türkiye’deki Doğu Türkistanlıların tamamına yakını şehirlerde yaşamaktadır.

Uygur Türkleri, daha Doğu Türkistan’dan yola çıkarken kendi içinde teşkilatlanmaya ve organize olarak hareket etmeye özen göstermiştir. Ancak Kayseri’ye yerleşen Doğu Türkistanlılar göçten sekiz yıl sonra 1973 yılında bir dernek çatısı altında toplanmaya karar vermiştir. 1980 ihtilalinde diğer dernekler gibi Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği de kapatılmış, yeniden faaliyete geçmesi 1989 yılında mümkün olmuştur. Bu derneğin ilk başkanı Mehmet Cantürk’tür. Daha sonra sırasıyla Mehmet Emin Batur, Emrullah Efendigil, Ebubekir Türksoy başkanlık yapmıştır. Bugün de Hoca Ahmet Yesevi Mahallesi’nde faaliyetlerini sürdüren derneğin son beş dönemdir başkanı Seyit Tümtürk’tür. Dernek 2002 yılında Ankara’da bir şube açmıştır, bu şubenin başkanı Hayrullah Efendigil’dir. Bu şube resmî kurumlarla ilişkileri yürütmektedir.1992 yılında İstanbul’da kurulan Doğu Türkistan Milli Merkezi, Doğu Türkistan ile ilgili tüm sivil toplum kuruluşları arasında koordinasyon sağlamak üzere faaliyet yürütmüştür. Merkezin kuruluşuna Kayseri’deki Doğu Türkistanlılar fiilen katılmış ve yönetiminde önemli görevler üstlenmiştir. Doğu Türkistan Milli Merkezi, 2004 yılında Erkin Alptekin’in öncülüğünde 20 ülkeden 50 Doğu Türkistan sivil toplum kuruluşunun katılımı ile Dünya Uygur Kurultayı’na dönüşmüştür. Merkezi Almanya’da bulunan bu kuruluşun başkanı Amerika’da yaşayan Rabia Kadir’dir. Kayseri’deki derneğin başkanı Seyit Tümtürk, Rabia Kadir’in birinci yardımcılığına seçilmiştir. Ayrıca Kayseri doğumlu Uygur Türk gençleri İstanbul’da Doğu Türkistan Gençlik Derneği’ni kurmuştur. Kayseri’deki Doğu Türkistanlılar İstanbul’da faaliyet yürüten Doğu Türkistan Maarif ve Dayanışma Derneği’nin kuruluşuna ve faaliyetlerine de katkıda bulunmuştur.

Türkiye’de karşı karşıya kalınan sorunlar ve geleneklerini devam ettirip ettiremedikleri hakkında ise Dünya Uygur Kurultayı genel başkan yardımcısı Seyit Tümtürk 2012 yılında vermiş olduğu bir röportajda şunları belirtmiştir: Türkiye’de adet ve gelenekleriyle, dillerini yaşatabilmektedirler çünkü kendileriyle aynı kültürü ve inancı taşıdıkları demokratik, hür bir ülkede yaşadıklarını düşünmektedirler. Bir mukayese ile açıklanacak olursa maalesef Orta Asya Türk cumhuriyetlerine sığınan Uygurlar, Çin Önderliğinde kurulan Şangay İşbirliği Örgütü anlaşmaları çerçevesinde kardeş ülkeler olan Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan tarafından sınır dışı edilerek Çin Halk Cumhuriyeti’ne iade edilmektedir. Bunların bazıları yargısız infazlarla idam edilmekte veya çok ağır cezalara çarptırılmaktadır. Bu bölgelerde Uygur olmak negatif ayrımcılığa maruz kalmak için yeterli sebeptir. Orta Asya ülkeleriyle kıyaslanamayacak ölçüde olsa da Avrupa ülkelerine siyasi sığınma talebinde bulunan Uygurların da Çin’e iade edilmesi gibi durumlar yaşanabilmektedir. Rahmetli İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra beyler tüm maddi ve fiziki imkansızlıklarına rağmen bir başlangıç yapmışlardır ve bugün Türkiye’de Doğu Türkistan’la ilgili bir farkındalık varsa bunu onlara borçlu olduğumuzu hatırlamak gerekir. Aradan geçen zaman içerisinde şu anda 5 vakıf ve 10’a yakın dernek Türkiye’de faaliyet yürütmektedir. Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği başkanı Seyit Tümtürk’ün ve ailelerinin göçleri sebebiyle Türkiye’de doğmuş ve Doğu Türkistan’ın sesini duyurmak adına çalışmalar yürütmekte olan Uygur Türklerinin Doğu Türkistan’a gitme şansı ya hiç olmamıştır ya da ziyaretleri zorlu şartlar altında gerçekleşmiştir. Doğu Türkistan’daki akrabalarıyla ancak telefonla görüşebilmekte olduklarını ve bu görüşmeler de birkaç dakikalık hal hatır sormadan öteye gidemediğini aksi takdirde akrabalarının zarar görmesinden çekindiklerini pek çok Uygur Türkü basın yoluyla dile getirmiştir

KAYNAKÇA

  1. Dağ, A. E. ‘‘Doğu Türkistan Sorununun Çözümünde Türkiye ve İslam Dünyası’’; 2010.
  2. Tuna, A. ‘‘Doğu Türkistan’da Asimilasyon ve Ayrımcılık’’; 2012.
  3. Alptekin, İ. Y. ‘‘Doğu Türkistan İnsanlıktan Yardım Bekliyor’’; Otağ Matbaası; 1974.
  4. Alptekin, İ. Y. ‘‘Doğu Türkistan Davası’’, Marifet Yayınları; 1981.
  5. Alptekin, İ. Y. ‘‘Unutulan Vatan Doğu Türkistan’’, Seha Yayınları; 1992.
  6. Tanay, Y. ‘‘17. Ölüm Yılında İsa Yusuf Alptekin’’; 2012.
  7. Kul, Ö. ‘‘İsa Yusuf Alptekin’’; TDV İslâm Ansiklopedisi; s.89-90.
  8. Tuncer, T. ‘‘Türkiye’de Yaşayan Doğu Türkistanlıların Kurduğu Sivil Toplum Örgütleri ve Bunların Faaliyetleri: Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti Örneği’’; 2018.
  9. TRT Avaz. ‘‘Türkistan Gündemi’’; İsa Yusuf Alptekin’in Doğu Türkistan Mücadelesi.
  10. Yasin, Y. ‘‘Uygur Yazısının Tarihi Dönemleri ve Yayıldığı Bölgelere Bir Bakış’’; 2011.
  11. Arslan M., Öger A. ‘‘Uygur Türklerinde Bazı Çalgılar ve Çin Kültürüne Etkisi’’; 2008.
  12. Baran, L. ‘‘Çağdaş Uygur Edebiyatının Oluşması ve Gelişmesi’’; 2007.
  13. Bakır, A. ‘‘Doğu Türkistan Tarihinin Türk Kültür Tarihi Açısından Önemi’’; Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi; Cilt: VIII, Sayı 1, Sayfa: 35-39; 2008.
  14. Karımova, R. ‘‘HISTORY OF EASTERN TURKESTAN CULTURE WITHIN THE CONTEXT OF TURKIC CIVILIZATION’’; Uluslararası Uygur Araştırmaları Dergisi; Sayı: 3, Sayfa: 221-228; 2014.
  15. Duranlı, M. ‘‘Mihail Vasilyeviç Pentsov ve Doğu Türkistan Araştırmalarına Katkısı’’; Uluslararası Uygur Araştırmaları Dergisi; Sayı: 3, Sayfa: 203-214; 2014.
  16. Doğan, C. ‘‘Eski Türk Ailesinin Yapısı ve Fonksiyonları’’; M. Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi; Sayı: 8 Sayfa: 73 – 81; 1996.
  17. Talas, M. ‘‘Tarihi Süreçte Türk Beslenme Kültürü ve Mehmet Eröz’e Göre Türk Yemekleri’’; Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi; Sayı 18, Sayfa 273-283; 2005.
  18. Öger, A. ‘‘Uygur Türklerinin Doğum Adetleri, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic’’; Sayı:7, Sayfa:1679-1694; 2012.
  19. Tevekkül, M. ‘‘Kaşgar ile Konya Yöresi Gelenek ve Görenek Benzerlikleri’’ Uluslararası sempozyum: Geçmişten Günümüze Bozkır; 2016.
  20. TRT Avaz. ‘‘Mutfak, Uygur Mutfağı’’; 2015.
  21. Gömeç, S. ‘‘Uygur Türkleri Tarihi’’; 2015.
  22. Emet, E. ‘‘5 Temmuz Urumçi Olayları’’; 2009.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir