GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ROMA

ŞEHRİN RUHU ÇALIŞMA GRUBU

· 16 dk okuma süresi >

YAZARLAR

¹ İlknur AKÇA*  

¹ Ebru BÜRKÜK

¹ Sinemnur TOKDEMİR

¹ Seher Beyza MAHMUT

² Ayşenur YILMAZ

² Sena ALKAZAK

² Hacer Nur ÇERİ

  1. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi
  2. Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi

*iletişim: ilknurakca58@gmail.com

KURULUŞ SÜRECİ VE KISA TARİHİ

Roma, dünya tarihine yön vermiş büyük bir imparatorluğun başkentidir. Farklı zamanlarda, farklı hayatlar yaşayan; inişleri, çıkışları olan, yaşayan bir şehirdir. Tarihi dokusuyla gündelik yaşantısı bir arada bulunması sebebiyle dünyanın her yerinden büyük ilgi gören turistik bir kenttir. Roma İmparatorluğu, İtalyan devletleri dönemi ve Modern İtalya’nın önemli kentlerinden olan Roma, bu üç dönemin de izlerini taşımaktadır. Çoğu tarihi Avrupa kentinin aksine, Roma’da tarihin yaşandığı alanlar hâlâ gündelik yaşamın bir parçasıdır. Roma’nın kuruluşu bir efsaneyle açıklanmaktadır. Efsaneye göre Roma kentini Romulus ve Remus adlı ikiz kardeşler kurmuşlardır. Bu kardeşler savaş tanrısı Mars’ın ve Rhea Silvia’nın çocuklarıdır. Silvia, kardeşi tarafından tahttan indirilen Albologna kralının kardeşidir. Çocuğu olmasın diye bir tapınağa kapatılmıştır. Ancak Silvia, savaş tanrısı Mars’tan hamile kalmış, bunun üzerine doğan çocuklar nehre bırakılmıştır. Bu çocukları dişi bir kurt kurtarmış ve onları emzirmiştir. Sonrasında ise Romulus, kardeşi Remus’u öldürerek tahta tek başına sahip olmuş ve böylece Roma şehri kurulmuştur. Kentin dört bir yanında görülen kurt amblemleri ve heykelleri bu efsanedeki kurttur. Efsaneler dışında, kentin M.Ö. 8. yüzyılda kurulduğu bilinmekte olup kent altın dönemlerini M.Ö. 5. yüzyıl – M.S. 5. yüzyıl arası dönemde, yani Roma İmparatorluğu döneminde yaşamıştır. Roma’daki birçok önemli tarihi yapı da bu dönemde inşa edilmiştir.

MÖ 27 yılında, Augustus yönetimi ele almış ve bu süreçten itibaren yaklaşık üç asır süren Pax Romana (Roma Barışı), Roma’nın bütün unsurlarıyla Akdeniz havzasına nüfuz edişini simgelemiştir. Roma barışıyla gelen refahla birlikte imar faaliyetleri ivme kazanmış ve tüm imparatorluk topraklarında hızlı bir kentsel dönüşüm süreci yaşanmıştır.
Kent tarihinin gidişatı, Roma İmparatorluğu’nun gidişatıyla paraleldir. Roma İmparatorluğu, kavimler göçü sonunda Batı Roma ve Bizans olarak ikiye bölünmesiyle birlikte kentte de gerileme dönemi başlamıştır. Dış baskılara bir de veba salgınları ve depremler gibi doğal felaketler eklenince, kent karanlık bir sürece girmiştir. Roma, neredeyse 11. yüzyıla kadar koca bir harabe olarak kalmıştır. Kentin tekrar canlanması ise, Rönesans ile mümkün olmuştur. Bu canlanmada, giderek güçlenmeye başlayan Papalık makamının da rolü vardır. Bu dönem içinde Rönesans’ın birçok önemli sanatçısının yolu Roma’dan geçmiş, haliyle kente birçok yeni yapı eklenmiş, restorasyonlar yapılmıştır. 15. yüzyıldan sonra kentin savaş dönemine geçtiği bilinmektedir. Hem İtalyan devletleri arasındaki savaşlar hem de Napolyon ve Hapsburg işgalleri, kentin sürekli bir savaş ortamı yaşamasına neden olmuştur. En sonunda İtalyan birliği kurulmuş ve 1871’de Roma, İtalya’nın başkenti seçilmiştir.  

MİMARİ DEĞERLERİ

 İtalya’da Roma’da, Rönesans’ ın katı kurallarına bir tepki olarak  ortaya çıkan ve 17. yüzyılda ülkenin gözde üslubu  olan Barok mimari (Karşı-Reform hareketi) şehrin genelinde hala etkisini sürdürmektedir. Rönesans’a oranla yapıların hem planları hem de bezeme programı değişmiştir. Barok; insanı şaşırtan geniş meydanlar ve ışınsal kent planlarını mimariye kazandırmıştır. Barok mimarlık abartılı hacim ve dekorları kullanarak görkem ve güç etkisi yaratmaya çalışmıştır. Tanrı ve kral, dönemin iki mutlak hükümdarıdır. Tanrı için kiliseler, kral için saraylar yapılmaktadır. Kilise iç mekanları Cennet’in küçük bir örneğini vermeyi amaçlamaktadır. Resim, heykel ve mimarlık bezemesi bu amacın gerçekleşmesine yardımcı olmaktadır. Yapıların iç mekanları ışıklıdır. Kubbe içleri ve tavanlar, abartılı ve karmaşık perspektif sistemlerinin kullanımıyla gerçekleştirilmiş resimlerle sonsuza açılmaktadır. Barok dönemde, dünyevi gerçeklerin sınırsız sonsuzlukta olduğu inancıyla, hareket ve sonsuzluk esas alınmıştır. Organiklik ve doğacılık eğilimi dikkat çekmektedir.

Yapı cephelerinde Rönesans’ın objektif ve akılcı düzenleri terk edilmis, sübjektivizm yani kisisel heyecanlara uygun keyfi hareketlilik egemen olmustur. Rönesans’ın ve hatta Maniyerist dönemin düz ve statik çizgileri, Barok’ta cephelerde girinti ve çıkıntıya, dalgalanmalara dönüsmektedir. Mimarlık öğeleri, işlevleri düşünülmeden, sistemli olarak kırılıp bükülmektedir. Cephelerde, dinamik ve savrulan hareketler denenmekte, böylece mimari, hareketin sonsuzluğuna kendini kaptırmaktadır. Işık gölge oyunları üzerinde durulmuştur. Barok mimarlık örneklerinde, eğri çizgi ve alanlar, değişen ışık altında, ışığa bağlı bir hareketin yaratılmasına olanak sağlamakta ve yapıya ritim katmaktadır. Sade cepheler heykelsi bir hal almakta, bezeme strüktürü tümüyle örtmektedir.

Roma’da bulunan; Kolezyum (Amphitheatrum Flavium),  Aziz Petrus Bazilikası, Vatikan (Basilica Di San Pietro), Aziz Petrus Meydanı, Vatikan (Piazza San Pietro), Roma Forumu Ve Palatino Tepesi, Sant Angelo Kalesi (Castel S. Angelo), Santa Maria Maggiore, Circus Maximus, Piazza del Popolo, Campo de’ Fiori, Piazza Repubblica, Piazza San Pietro, Panteon gibi tarihi yapılar Roma’yı Roma yapan başlıca yapılardır. Bu yapılardan bazıları aşağıda örneklenmiştir:

KOLEZYUM

Kolezyumun yapımına komutan Vespasyan’ın emri ile M.S. 72 yılında başlanmış ve oğlu Titus döneminde bitirilmiştir. Kolezyum aslında bir arena olmasına rağmen bu özel adını İmparator Neron’un ‘Colossus’ isimli heykelinden almıştır. 30 metre yüksekliğindeki dev heykel Kolezyum’a çok yakın bir konumda bunduğu için adı ‘Flavius Amfi Tiyatrosu’ olan yapı zamanla ‘Colosseum- Kolezyum’ olarak anılmaya başlamış ve bu isim bugüne kadar gelmiştir. Kolezyum’un mimarı hala bilinmemektedir.  İddiaya göre Titus, kendisinden sonra bir daha böyle ihtişamlı yapı yapmasın diye mimarı hayvanlara yem olarak vermiştir.

İmparatorlar burada Roma halkını eğlendirmek için ve biraz da kendi eğlenceleri için gladyatör dövüşleri düzenlettirmiştir. Bunlardan başka pek çok halk gösterileri, taklit deniz savaşları, hayvan avcılığı, infazlar, meşhur savaşların yeniden canlandırılması, klasik mitolojiye dayanan dramalar olmuştur. Kolezyum daha sonra barınma yeri, iş dükkanları, dini kışlalar, istiham, taş ocağı, Hristiyan türbesi olarak çeşitli amaçlarla kullanılmıştır.

Roma dönemindeki belirgin sınıf ayrımı kolezyumun inşasına da yansımıştır. Yapı oturma sıralamasında sınıf ayrımına göre inşa edilmiştir. İşçi sınıfı ve halk arenaya en uzak yer olan en tepelerde otururken önemli insanlar en yakın yerlerde oturmuştur.

13. YY’da kale olarak kullanılmasının dışında aslında 18. YY’a kadar Kolezyum herhangi önemli bir olaya tanıklık etmemiştir. Bu dönemde Kolezyum bir taş ocağı olarak kullanılmış ve yapı malzemeleri sökülerek Rönesans Dönemi’nde başka yapıların inşaatında kullanılmıştır. Bu durum Kolezyum’da görülen deformasyonun en önemli sebebi olmuştur. Güneyindeki duvar tamamen deforme olmuş; hatta buradan alınan taşlar Rönesans Dönemi’nde, şehirdeki pek çok köprü, saray ve San Pietro Bazilikası’nın yapımında kullanılmıştır. Ancak kuzey duvarları hala dört katlı kemerlerle yükselmektedir.

Günümüzde, Papa her yıl Paskalya öncesi Cuma günü amfi tiyatroda fener alayı düzenlemektedir

PANTHEON

Antik Roma döneminden kalan, en iyi şekilde korunmuş tapınaktır. Pantheon, M.S. 118-225 yılları arasında inşa edilmiştir. Günümüzde İtalya’nın Roma şehrinde, en çok ziyaret edilen turistik eserlerin başında gelmektedir.

Tüm tanrıların tapınağı anlamına gelen Pantheon; antik dönemde inşa edilmiş bir Pagan tapınağı olsa da, sonradan kiliseye çevrilmiştir.

Pantheon’un bugünkü yerine dikilmiş ilk tapınak, M.Ö. 27 yılında, Roma senatosunun Konsüllerinden Agrippa tarafından inşa edilmiştir. Agrippa Roma İmparatorluğu’nu kuran ve ilk Roma İmparatoru olarak tahta geçen Caesar Divi Filius Augustus’un en önemli kurmaylarından biridir. Ancak Agrippa tarafından inşa edilen ilk tapınak, zamana yenik düşmüş ve yıkılmıştır. Günümüzde ayakta olan ‘Yeni Pantheon’ ise Roma İmpratorluğu’nun en parlak çağındaki Nerva-Antonious hanedanından Hadrianus tarafından M.S. 118 yılında tasarlanmış ve hayata geçirilmiştir.

Tapınağın dış görüntüsüne sütunlar büyük bir estetik ve güzellik katsalar da, boyutları ve yüceliği dışarıdan bakışta tam olarak anlaşılamamaktadır. İçeri girildiğinde dev boyutlarının tam olarak farkına varılabilmektedir. Tavanındaki açıklığa ‘Oculus’ ismi verilmiş ve mekanı aydınlatan ışık yalnızca bu kısımdan içeri süzülmektedir. Ayrıca Pantheon yerden 44 metre yükseklikteki kubbesi sayesinde, Ayasofya inşa edilene kadar (532-537) dünyanın en yüksek kubbeli yapısı olarak bilinmektedir.

M.S. 7. Yüzyılda Hristiyan halk, şehirdeki veba salgınını bu tapınağın şeytanların bulaştırdığına inanmış ve böyle bir söylenti yayılınca tapınağın kiliseye çevrilmesine karar vermişlerdir. Tapınağa da “Basilica of St. Mary and the Martyrs” yani Azize Meryem ve Şehitler Kilisesi ismini vermişlerdir.

Çeşmelerinde doğa formları ilk defa ortaya çıkmakta, Rönesans’ın düz formlu malzemeler ile tasarlanan çeşmelerinin yerini almaktadır. Özellikle Bernini, çeşmelerini doğadan çıkarıldığı gibi kullandığı doğal çatlak kayalarla tasarlamıştır. Trevi Çeşmesi, bu anlayışın en güzel örneği olup, Barok’un uğultuyu, gürültüyü ve doğayı ne kadar sevdiğinin somut bir göstergesidir. Birbirlerine girmiş doğal kayaların zirvelediği bir kompozisyonda, sular kademeli havuzcuklardan taşarak aşağıya doğru akmakta ve büyük bir havuz içine dökülmektedir.

TREVİ ÇEŞMESİ

Trevi Çeşmesi (Fontana di Trevi) ya da bilinen adıyla “Aşk Çeşmesi” Roma’nın en ünlü yapılarından biridir. Çeşme, Papa XII. Clement tarafından Heykeltıraş Nicola Salvi’ye yaptırılmıştır. Roma’daki diğer ünlü yapılara nazaran daha yeni sayılan çeşmenin yapımına 1732 yılında başlamış ama toplam 30 yılda, pek çok sanatçının yardımı ile tamamlanabilmiştir. Yapımı 30 yılda tamamlanmış olan çeşmenin üzerinde birçok heykel bulunmaktadır.

Trevi Çeşmesi, adını çevresindeki üç sokağın birleşimi olduğu ve aynı zamanda üç yeraltı su kaynağının bu noktada toplandığı düşünüldüğü için aldığı söylenmektedir.

Roma’nın en ünlü simgelerinden olan Trevi Çeşmesi üzerinde yer alan heykellerin her biri bir olayı veya bir kişiyi nitelendirmektedir. Çeşmenin orta kısmında 2 Deniz Ulağının (Triton’un) çevrelediği bir Neptün figürü bulunmaktadır. Yunan mitolojisindeki Kronos ile Rheia’nın oğlu, Zeus ve Hades’in kardeşi Poseidon; Roma mitolojisinde ise Neptün (Neptunus) olarak bilinmektedir. Tritonlardan biri huysuz bir denizaltını dizginlerken diğeri ise daha sakin olan hayvanı sürmektedir. Bunlar denizin 2 zıt halini simgelemektedir. Çeşmenin sağındaki rölyefte Acqua Vergine su kemerini yaptırarak suyunu kente getirdiği kaynağı keşfeden genç ve güzel kız betimlenmiştir. Çeşmenin üzerinde bulunan figürler sırasıyla ‘Meyve Bolluğu’ , ’Tarlaların Verimliliği’ , ’Sonbaharın Zenginliği’ ve ‘Bahçelerin Zengiliği’ heykelleridir.

Trevi Çeşmesi her ne kadar muhteşem bir görünüme sahip olsa da çeşmenin bu kadar ünlü olmasının bir nedeni de çeşmeye dilek dileyip bozuk para atılmasıdır. İnanışa göre kim dilek diler ve sağ eli ile sol omzunun üzerinden çeşmeye bozuk para atarsa o kişinin dileği gerçekleşmekte ve Roma’ya tekrar gelmektedir. Havuza atılan bu paralar her akşam toplanarak yardım kuruluşlarına bağışlanmaktadır.

Trevi Çeşmesi günümüze kadar birçok filme konu olmuştur. “When in Rome”, “To Rome with Love”, “Roman Holiday”, “La Dolce Vita”, “Eat Pray Love”, “La Grande Bellezza”, “Ladri Di Biciclette” ve “Angels And Demons” burada çekilen  filmlerden sadece birkaçıdır.

KENT İÇİNDEKİ ÜLKE: VATİKAN

Vatikan, Roma sınırları içinde fakat Roma’dan ayrı, kendi yönetimi ve kendi yasaları olan; dünyanın en küçük ama en etkili ülkelerinden biridir. Müslümanlar için Mekke ve Kudüs’ün kutsal beldeler kabul edilmesi gibi; tüm dünyadaki Hristiyanların Roma Katolik Kilisesi’nden dolayı kutsal olarak addettiği bir yerdir. 1929 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir.

Vatikan sosyalist bir şekilde yönetilmektedir. Gördükleri işe göre dünyada en az maaş alan insanlar buradadır. Papa’dan alacakları Şükran Duası onlar için çok daha önemlidir.

Hristiyanların Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak gördükleri Papa, Vatikan’da bulunmaktadır. Günümüzde Papalık makamında Franciscus bulunmaktadır ve 2013 yılında seçilmiştir. Vatikan siyasi ilişkilerde Kutsal Makam, Papa da Kutsal Peder olarak tanınmaktadır.

Vatikan yerleşik nüfusu günümüzde 900-1000 arasındadır. 100 kişiyi geçmeyen İsviçreli paralı askerlerle korunmaktadır. İsviçreli askerlerce korunmaları zaman zaman tartışma konusu olsa da Vatikan’ın filmlere ve romanlara konu olan gizli sırlarını, söylentiye göre, hiçbir şekilde açıklamamaktadırlar.

Şehrin çevresi surlarla çevrilidir. St. Peter Bazilikası en baskın yapıdır. Önünde bulunan St.Peter Meydanı da ülkenin en önemli meydanıdır.  Meydan, bugünlerde ülkemizde boşluklarla oluşturulmaya çalışan meydanların aksine kütlelerle çevrelenmiş ve sınırları belirlenmiştir. Böylece mekan daha tanımlı bir hale gelmiş ve bu zamana kadar kullanılarak işlevini kaybetmeden günümüze kadar gelmiştir. Meydan içerisine araçla girilmesine izin verilmemektedir bu yüzden sadece yayalar tarafından kullanılabilen bir mekan olmuştur. Kentin simgelerinin, tarihinin ve sanat ürünlerinin sergilendiği Vatikan Müzesi, yerli ve yabancı pek çok turistin dikkatini çekmektedir.

Dünyanın en küçük ülkesi olmasına rağmen tarihten gelen değerlerini korumaları ve  ülke içerisinde düzeni sağlamaları bu zamana kadar bozulmayan bir yapı oluşturmalarını sağlamıştır. Katolikliğin imgeleri ülkenin simgesi haline gelmiş ve kent surlarının içinde mekansallaşmıştır. Tüm mimari unsurları başka bir çalışmada ayrıntılı olarak incelediğinde toplumsal hafıza ve mekan ilişkisi daha net bir şekilde ortaya konulabilecektir.

KENTSEL KORUMA TARİHİ ve KORUMA POLİTİKALARI

Tarihi yapıları koruma davranışlarına farklı yönelimler ve değer yargıları şekil verirken, onarım yöntemleri konusunda da farklı anlayışlar her çağda görülmüştür. Helenistik dönemde, güce sahip kişilerin korumaya yönelik tutum ve davranışlarında, kendi ün ve itibarlarını geleceğe aktarma kaygıları ağır basarken, Romalılarda bu kaygı doruk noktasına ulaşmıştır. Roma’ya eski ihtişamını kazandırma gayretiyle bazı papalar da korumacı politikalar izlemiştir. Korumaya yönelik çabaların güçlendiği asıl dönem ise 18. yüzyıl olarak görülmektedir.
M.S. 410 yılında şanlı Roma İmparatorluğunu üç günde çökerten Vizigot istilası ile başlayan kültürel, sanatsal ve anıtsal yapıların yağma edilmesi Romalıları harekete geçirmiştir. 14. yüzyılda, hayalindeki Roma özlemiyle kente gelen ozan Petrark, büyük bir düş kırıklığıyla yıkıntıları gezmiş ve Romalıların tarihlerine karşı saygısız davranışlarına ve cehaletlerine karşı isyanını haykırmadan edememiştir. Roma’yı Roma yapan kültürün kalıntıları olan tarihi eserlerin bir listesinin çıkarılması çalışmaları da bu dönemde başlamıştır. 15. yüzyılın güçlü yöneticisi Papa Nicolaus V. Roma’ya geldiğinde kenti güzelleştirmek için kolları sıvamıştır. 17. yüzyıl sonlarına gelindiğinde, Rönesans döneminin de etkisiyle, kültür ve koruma bilinci Avrupa’ya da sıçramıştır. Roma’dan diğer Avrupa ülkelerine doğru yoğun bir tarihi eser kaçakçılığı başlamış, Avrupa müzeleri Roma eserleriyle zenginleşme yolunu tutmuştur. 18. yüzyılda koruma yerini soğukkanlı ve akılcı yaklaşımlara bırakmıştır. Koruma uygulamalarına karşı eleştiriler yükselmekte, tarih ve kültür, tarafsız ve insancıl bir yaklaşımla inceleme altına alınmaktadır.

19. yüzyıl bilimsel bakış açısının egemenliğini ilan ettiği dönem olmuştur. Üniversitelerde tarihi eserlerin korunması ile ilgili kürsüler kurulmuş, belgeler didik didik taranmış, önyargısız değerlendirmeler yapılmıştır. Colosseum, Titus Zafer Anıtı gibi tarihi anıtların onarımında da artık çok titiz ve hassas uygulama ilkeleri gözetilmiştir, kopya ve taklit azalmıştır.

1936’dan sonra, Mussolini kente görkemli bir çehre kazandırmak için yenileme çalışmalarına hız vermek istemiş, ancak plancıların arasındaki sanat tarihçi, arkeolog ve şehir plancıları buna karşı direnmişlerdir. Giderek güç kazanan bilinçlenme sayesinde, Roma eski karakterini çok fazla kaybetmeden bugünlere gelmiştir.

20. yüzyıl başında Giovannoni, eski eserin çevresindeki tarihi dokuyla birlikte, bütünlüğünün ve mimari düzeninin bozulmadan korunması anlayışını getirmiştir. Giovannoni’nin görüşleri, 1931 yılında Uluslararası Müzeler Örgütü tarafından Atina’da düzenlenen toplantıda kabul edilen ve “Carta del Restauro Italiana” olarak bilinen onarım esasları ve kuralların şekillenmesinde etkili olmuş ve bu isim altında kurumsallaşmıştır.
1883’te 3. Roma Mimarlar ve Mühendisler Konferansı’nda sunulan Boito’nun ilkeleri, konferans bildirgesinin temelini oluşturmuş ve sonraki yıllarda “Primera Carta del Restauro” (Birinci Restorasyon Şartı) olarak tanınmıştır. Bunlardan birkaçı şu şekildedir:

  • Yapının eski ve yeni öğeleri arasındaki üslup farkı algılanabilir olmalıdır.
  • Yeni sıva ve dekoratif öğelerden olabildiğince kaçınılmalıdır.
  • Restorasyon sırasında yapıdan sökülmek zorunda kalınan parçalar, yapının yakınında sergilenmelidir
  • Uygulanan restorasyonun özelliklerini açıklayan bir pano yerleştirilmelidir.
  • Restorasyonun değişik evrelerinin aşamaları fotoğraflarla belgelenmelidir.

1964 yılında ise Venedik Tüzüğü, kültür varlıklarının korunması ve restorasyonuna ilişkin uluslararası nitelikte temel bir belge olarak kabul görmüştür. Venedik Tüzüğü, çağdaş restorasyon prensiplerinin evrensel düzeyde geliştirilmesi bakımından değerli bir belge olarak, tarihi çevrenin korunması ve yaşatılmasında bir dönüm noktası olmuştur.

Kültürel Miras Değerlendirmesi

Roma tarih boyunca güçlü bir kültürel mirasa ev sahipliği yapmıştır. Özellikle mimari eserleri kentin karakterini oluşturmuş, içlerinden birçok yapı şehrin simgesi haline gelmiştir. Şehrin ruhunu oluşturan mimari eserleri ve bu eserlerin kentle bütünlüğü günümüze kadar etkisini ve görkemini korumayı başarabilmiştir. Her biri ayrı ayrı tarihi, mimari, sosyal özellikler gibi çeşitli nitelikleri barındırarak geçmişten günümüze ulaşan birer miras olmakla birlikte; birbirleriyle, yenilenmeleriyle, yenileriyle de bir bütünlük içinde kentsel açık hava müzesi olarak herkesi etkilemeyi başarmış ve başarmaya devam etmektedir. Böylelikle bu şehir, hem  Roma tarihine hem de dünya tarihine önemli bir kültürel miras olarak kalmıştır.

Genel olarak baktığımızda ise “kültürel miras”, geçmişten bugüne ulaşmış, insanların sahiplik bağı içinde olmaksızın sürekli değişim halinde olan değerlerinin, inançlarının, bilgilerinin ve geleneklerinin bir yansıması olarak betimlenen somut ve somut olmayan tüm varlıklar olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca insanlar ve mekânlar arasında zaman içinde meydana gelen etkileşimden kaynaklanan çevrenin tüm özelliklerini de içermektedir. Bu insan-mekan-zaman bağlamında ise özgünlük, bütünlük, tarihsel değer, belgesel değer, estetik ve sanatsal değer, teknik ve teknolojik değer, enderlik – teklik değeri, grup değeri, kullanım değeri, folklorik değer gibi değerler de kültürel miras değerlendirmesinde ölçüt olarak alınabilecek değerler arasındadır.

Günümüzde kültürel mirasa yaklaşım çok farklı şekillerde olmakla birlikte, Birleşmiş Milletler’in bir kurumu olan UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization / Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) dünya üzerinde, kültürel miras olarak görülen değerler için koruma çalışmaları da yapmaktadır; bu amaçlarla en bilinen ve temel olarak yaptıkları eylem, belirledikleri eserleri, alanları “Dünya Miras Listesi”ne dahil etmeleridir. Bu listeye dahil olan eser ya da alanlar hem yerel olarak hem de ulusal olarak birer miras sayılmakta ve ona göre düzenlemeler, müdahaleler yapılmaktadır. Roma tarihi kent merkezi ise yukarıda bahsedilen değerlerin neredeyse hepsini içeren bir bütünlüğe sahip olduğu için ilk olarak 1980’de Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır; 1990’da ise belirlenen alanda genişletilme yapılmıştır. Roma tarihi kenti içinde ayrı bir şehir devleti olarak bulunan Vatikan’ın tamamı ise 1984’te Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır.

UNESCO’nun Roma tarihi kenti ve neredeyse benzer şekilde Vatikan için yapmış olduğu “neredeyse 3000 yıllık tarih boyunca üretilen eşsiz sanatsal değerlere sahip olması; yüzyıllar boyunca, Roma’da bulunan sanat eserlerinin, dünya çapında kentsel planlama, mimarlık, teknoloji ve sanatın gelişimi üzerinde belirleyici bir etkisinin olması; evrensel olarak Roma’nın arkeolojik alan değerinin kabul edilmiş olması; antik çağdan kalma olağanüstü sayıda eserin hala iyi bir şekilde korunup, görülebiliyor olması; bir bütün olarak Roma’nın tarihi merkezi ve binaları, üç bin yıllık tarihin kesintisiz dizisine tanıklık ediyor olması; alanın kendine has özelliklerinin, çok çeşitli bina tipolojilerinin kentin karmaşık morfolojisine uyumlu bir şekilde entegre edilmiş olması; Roma’nın iki bin yıldan uzun bir süredir hem laik hem de dini bir başkent olması; hukuk, dil ve edebiyatta en yüksek ifadesini bulan ve Batı kültürünün temeli olan yaygın bir uygarlığın kalbi olması; aynı zamanda kökenlerinden beri doğrudan Hristiyan inancının tarihi ile ilişkilendirilmesi” gibi açıklamaları Roma’nın ve Vatikan’ın korunması gerekliliğine dair sebeplerdir.

Bu sebeplerden yola çıkarak söyleyebiliriz ki Roma din-tarih-sanat kavram üçlüsünün buluştuğu, köklü bir medeniyet/uygarlık oluşturmuş olan, dünya çapında önemli bir kültürel “güç” sahibidir. Tarihi Roma kenti bu gücü din-tarih-sanat kavram üçlüsünün yansımalarının hala görüldüğü değerlerden almaktadır ve aynı zamanda bu değerler de Tarihi Roma kentini güçlü yapmaktadır.

Genel olarak baktığımızda Roma’nın UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmesi; Roma’nın ve Vatikan’ın kültürel değerlerinin saptanması ve o değerlerin daha nitelikli korunması açısından koruma yaklaşımı olarak bir esere ya da alana yapılabilecek dünya çapında en önemli uygulamalardan biridir. Bir diğeri ise yerelde kent insanın, yetkililerin yapmış olduğu şehre, şehrin ruhunu korumaya dair yaklaşımlarıdır. Bu konuda gazetlerde çıkan haberlere bakacak olursak:  

🡪“ Kararnameyle, tarihi çeşmelere dalmak, ayaklarını sokmak, mermer çerçevelerine oturup yemek ya da içecek tüketmek, hayvanlara bu çeşmelerden su içirmek ya da hayvanları, çamaşırları vs buralarda yıkamak yasaklandı. Çeşmelere bozuk para dışında herhangi bir şey atmak da cezaya tabi olacak  şekilde belirlendi.”

🡪“ABD merkezli fast-food devi McDonald’s, İtalya’nın Roma ve Floransa kentlerinde simgesel yapıların yakınına şube açma girişiminde bulununca İtalyanların tepkisiyle karşılaştı. Fast-food restoranının mahallenin sanatsal, kültürel ve sosyal kimliğini altüst edeceği ve insan yoğunluğu zaten yüksek olan bölgede hem trafik ve ulaşım sıkıntısına hem de güvenlik sorunlarına yol açabileceği öne sürüldü. Küreselleşmeye karşı İtalyan mutfağını savunmak amacıyla konu mahkemeye taşındı”.

🡪“Roma sokaklarında tarihi mekanlara yakın yerlerde yemek- içmek yasaklandı. Kolezyum’u ziyaret ederken ağza atılmış bir lokmanın cezası 32 dolardan başlıyor, 646 dolara kadar çıkıyor. Tarihi bölgelerde kamp kurmak, konaklamak da Roma Kent Konseyi’nin getirdiği yasaklardan.”

Bu haber örnekleri ile Roma’da yerel yönetimler ile halkın şehri sahiplenip korumadaki yaklaşımlarını görebilmekteyiz. Roma gibi çok fazla kültürden insanların gelip geçtiği bir şehirde muhakkak hatalar, yanlışlıklar vardır ama bu müdahalelerin hepsi bize uluslararası ilkeler ve yasaların, yerel yönetimlerin tedbirlerinin,  yerel halkın sahiplenmesinin ve  turistlerin duyarlılığının bir şehrin ve o şehrin ruhunun korunması için neler yapılabileceğine dair örnekler sunmaktadır.

KAYNAKÇA

  1. Akçay T. Cumhuriyet Döneminde Roma’nın Siyasal ve Sosyal Durumu. Arkeoloji Dergisi; 2007.
  2. Akşit O. Roma İmparatorluk Tarihi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.
  3. Eccardt T. Secrets of the Seven Smallest States of Europe. New York: Hippocrene Books; 2005.
  4. Hasdemir G. Roma Cumhuriyet Dönemi Portre Sanatı “Gelenekler Ve Stiller”. Diyarbakır: Dicle Üniversitesi; 2014.
  5. Kuloğlu N. Boşluğun Devinimi: Mimari Mekandan Kentsel Mekana,Trabzon.
  6. Teraman Ö. Kent Mekanı Tasarımında İdeolojik Bir Temsil Aracı: Küçük Asya’da Roma İmparatorlar Kültü’nün Mimari Yoluyla Temsili. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları; 2014.
  7. Yerelden Ulusala Ulusaldan Evrensele Koruma Bilincinin Gelişim Süreci, Çekül Vakfı Yayınları; 2010.
  8. UNESCO, Historic Centre of Rome, the Properties of the Holy See in that City Enjoying Extraterritorial Rights and San Paolo Fuori le Mur. alındığı yer: https://whc.unesco.org/en/list/91
  9. Roma’nın Tarihçesi. alındığı yer: https://www.bavul.com/sehir-rehberi/roma/tarihce; 2017.
  10. Timetürk. Jül Sezar Biyografisi. alındığı yer: https://www.timeturk.com/jul-sezar/biyografi-805220
  11. Kaya K. Roma Gezisi: https://yoldaolmak.com/; 2016.
  12. https://serhatengul.com/roma-pantheon-tapinagi-tarihi-mimarisi/
  13. http://www.italyaonline.net/
  14. https://gezimanya.com/vatikan/
  15. http://www.tarihikentlerbirligi.org/wp-content/uploads/KorumaBilinci-Ekitap.pdf
  16. http://www.icomositalia.com/
  17. https://whc.unesco.org/en/list/91
  18. http://www.icomos.org.tr/
  19. https://tr.khanacademy.org/humaniti
  20. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40261091
  21. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-37889346
  22. http://t24.com.tr/haber/romada-tarihi-yerlerde-yeme-icmeyasagi,214372

Bir cevap yazın