FECR-İ ATİ EDEBİYATI

BERCESTE ÇALIŞMA GRUBU

· 16 dk okuma süresi >

YAZARLAR

¹Zeynep ÖNDER*

²Hayrunisa BÜKE

¹Zehra TAN

²Afife Kübra UĞURLU

²Zeynep BAŞ

  1. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
  2. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi

*İletişim: zeyneponder1997@gmail.com

EDEBÎ ŞAFAK ARAYIŞI FECR-İ ATİ EDEBİYATI

20. yüzyılın başında, Servet-i Fünun topluluğunun dağılmasından sonra edebiyat ortamı durgun bir döneme girmiştir. 1908’de İttihat ve Terakki mensupları Meşrutiyet’i ilan ettiklerini açıklamış ve bunun üzerine II. Abdülhamit Kanuni Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymuştur. 1909’da 31 Mart Vakası’ndan sonra İttihat ve Terakki, yönetimi tamamen ele geçirmiş ve II. Abdülhamit tahttan indirilmiştir. II. Abdülhamit döneminde, özellikle son yıllarda sansürden ve siyasi sebeplerden dolayı basın yayın faaliyetleri İstanbul dışındaki kentlerde sürdürülmüştür. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle tekrar İstanbul’a kayan bu faaliyetler yeni oluşumlara zemin hazırlamıştır. Bu oluşumlardan biri de 20. yüzyıl Türk edebiyatının ilk topluluğu olan Fecr-i Ati’dir.  Fecr-i Ati, edebiyatımızda bildiri yayımlayarak ortaya çıkan ilk edebi topluluk olma özelliğini taşır. Meşrutiyet’in ilanından sonra basına uygulanan sansürün azalması sonucu gazete ve dergilerin sayısının artması, 1908’den sonra yeniden toplanmaya çalışan Edebiyat-ı Cedide’nin yerine geçme isteği, bir birlik oluşturarak seslerini duyurabilme ve daha geniş kitlelere hitap edebilme arzusu, her şeyden önemlisi edebiyatta yeni bir devir başlatabilme düşüncesi gibi etkenler bu topluluğun oluşum nedenleridir. Şahabettin Süleyman ve Müfit Ratib’in dönemin genç şair ve yazarlarını ortak ilkeler etrafında birleştirme gayretleri doğrultusunda Hilal matbaasının bir odasında yaptıkları toplantıda Fecr-i Ati’nin oluşum temellerini atmışlardır. Faik Ali’nin önerdiği “Geleceğin Şafağı” anlamına gelen “Fecr-i Ati” ismi kabul edilmiştir ve topluluğun sloganının “Sanat şahsi ve muhteremdir.” olması kararlaştırılmıştır. İlk toplantıdan on ay sonra “Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi Beyannamesi” Servet-i Fünun’da yayımlanmıştır. Bu bildiride bir milletin gelişmesinde sanat ve edebiyatın oynadığı rolden söz edilmiştir. Beyannamede ayrıca edebiyat ve sanatın gelişmesine yaptıkları katkılardan dolayı Servet-i Fünunculara minnettar olduklarını ifade etmişlerdir. Bildiride yayın organlarının Servet-i Fünun olduğunu da vurgulamışlardır. Fecr-i Aticiler Servet-i Fünun takipçisi olmadıklarını belirtmelerine rağmen üslup, dil ve sanat anlayışları yönünden Servet-i Fünun’un devamı niteliğindedir. Topluluk olarak dönemlerindeki siyasi ve sosyal çalkantılar yüzünden fazla bir etkinlik gösterememiş olan Fecr-i Ati; daha sonra Ahmet Haşim, Fuat Köprülü, Yakup Kadri, Refik Halit, Celal Sahir, Ali Canip gibi edebiyatımızda ün yapmış kişileri kısa süre de olsa bir araya getiren bir topluluk olması yönüyle önemlidir.

II. Meşrutiyet ortamında Batı’daki akımlara özenerek oluşmuş bu topluluk 1909-1911 yılları arasında faaliyet göstermiştir. Balkan Savaşlarının başlaması topluluğun ilkelerini hayata geçirememesine neden olmuştur. Savaş yıllarında “Sanat şahsi ve muhteremdir.” anlayışı tutunamamış ve topluluğun dağılmasına neden olmuştur.

AHMET HAŞİM

“Şairlerin en garibi”

Ahmet Haşim 1887 yılında Bağdat’ta doğmuştur. Hem anne hem de baba tarafından kıymetli din adamları yetişmiş olup soylu bir aileden gelmektedir. Çok sevdiği annesi, Haşim sekiz yaşındayken vefat edince babasıyla İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’a gelince Galatasaray Sultanisi’ne yatılı olarak girmiştir. Mezun olunca bazı memurluk görevlerinde bulunmuş, bir süre de Fransızca ve edebiyat muallimliği yapmıştır. I. Dünya Savaşı’na yedek subay olarak katılmış ve Çanakkale Savaşı’nda bulunmuştur. İki defa Paris’e gitme imkânı bulan Haşim, 1933’te İstanbul’da vefat etmiştir.

Haşim, on yaşına kadar hep Arapça konuşulan çevrelerde yaşamıştır ve İstanbul’a ilk geldiğinde Türkçeyi iyi bilmemektedir. Okulda öğrenciler onunla “Arap Haşim” diye dalga geçmiş, çevresindeki her şey çocukluğunda gördüğünden farklı olduğundan içine kapanmıştır. Sanat ve edebiyatla ilgilenmeye de yine Galatasaray’daki öğrencilik yıllarında başlamıştır ve bunda edebiyat muallimleri olan Tevfik Fikret ve Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun etkisi büyüktür. Ahmet Hikmet’in ona “şair” diye seslenmesiyle Haşim, adeta tutunacak bir dal bulmuştur. Ancak edebiyatı içe dönüktür. Haşim’in ilk bilinen manzumesi Hayal-i Aşkım ismiyle 1901’de Mecmua-i Edebiyye’de neşredilmiştir.

Eserlerinin sayısının toplamı yaklaşık doksan beş civarında olup Haşim için verimsiz olmaktan ziyade, titiz ve saf şiirin peşinde olduğunu söylemek mümkündür. Türk şiirinde saf şiir görüşünün ilk büyük temsilcisidir.

Haşim’in şiirlerini üç dönemde ele almak mümkündür. Bunlar, gençlik, kendini bulma ve olgunluk olarak adlandırılabilir. (Şair bir ressam kadar duyarlı olduğundan şiirlerinde renkleri oldukça ince işlemiştir.) Bu dönemler sırasıyla sarı, kara ve kırmızı renkleriyle temsil edilebilir. Şair, şiirinin ilk dönemlerinde Servet-i Fünunculardan etkilenmiştir. Yani Muallim Naci, Abdülhak Hamit ve daha çok da Fikret ve Cenab’ın etkileri görülmektedir.  

Gençlik dönemine ait olan 1908-1909 yıllarında neşrettiği Şi’r-i Kamer’lerde şahsiyeti ve orijinalliği belirmeye başlar. Bu şiirlerinde Bağdat’ta geçen çocukluğuna ait hatıralar izlenmektedir. Sonraki şiirlerinde ise platonik bir aşkla karışacak olan derin anne sevgisi, güneşten kaçıp çöle hayat veren geceye sığınma, hastalık, ölüm gibi temaları işlemiştir.

Erken yaşta kaybettiği annesini ve çocukluk anılarını dizeleştirmiştir. Sembolizmden etkilenmiş ve şiirlerinde erişilmez ütopyalar kurmuştur. Bu ütopyalarda geçmişe özlem görülür. Bunun nedeni annesini küçük yaşta kaybetmesi ve annesiyle yaşadığı zamanları her daim hasretle yad etmesidir. Haşim’in “O” ve “O Belde” şiirleri kadın motifi, otobiyografik veriler ve imgeler kullandığı şiirlerine örnektir. Haşim’in ideal ülkesi, çocukluğunda yaşadığı anıların idealize edilmiş bir şeklidir. Ancak şair karamsardır ve O Belde’ye asla erişemeyeceğine inanmaktadır.

“Uzak

Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak

Bu nefy-ü hicre müebbed, bu yerde mahkûmuz.”

Yine Gurebahane-i Laklakan’da: “Geçmişe ait biçimlere fazla düşkünlüğün şu ahlaki kötülüğü vardır ki yaşayanları hayatlarından tad almaz bir duruma getirdikten başka, gelecekten de ümidini keser. Arkaya baka baka yere yuvarlanmaksızın istenilen yönde kaç adım gidilebilir?” demiştir.

Sembolizmin etkisi altında kaldığından şiirleri netlikleri silinmiş, gölgelenmiş, karartılmış tablolar gibidir.

Kendini bulma döneminde Haşim, zamanla annesine ve çocukluğuna dair anılarından uzaklaşmış, akşam duygularına yönelmiştir. Olgunluk döneminde ise Servet-i Fünun etkisi belirgin bir biçimde azalmıştır. Haşim, Edebiyat-ı Cedide’nin devrini doldurduğunu ve yeni duyguları dile getirmeye yeterli olmadığını belirtmiştir. Dili oldukça sadeleşmiş ve Batı şiiri ile Divan şiirini birbirine yedirip Türkçenin kalıplarına döktüğü söylenebilir. Haşim’in dili ilk şiirlerinden son şiirlerine doğru sürekli arınmış, Türkçeleşmiştir.

Haşim hayatta istediği statüyü elde edemediği ve Araplığından dolayı dışlandığı için bazı mektup ve yazılarında bundan yakınmıştır. Yakınması bazen işsiz kalması, bazense iş bulduğunda layık işi yapamaması yönündedir. Aslında her şeyin en iyisini isteyen ve yetinmeyen bir mizaca sahiptir. Bunun sebebi aristokrat bir aileye mensup olması olarak düşünülebilir. Öfkesini dışa vuramaması nevrotik davranışlar göstermesine neden olmuştur. Kendisini çok çirkin bulmuştur. Öyle ki bazı geceler çirkinliğini düşünmekten gözüne uyku girmediği olmuştur. “Başım” şiirinde bu olumsuz duyguları görülebilir.

Bir şiirinin tenkit edilmesi üzerine Şiirde Mana ve Vuzuh adlı yazısını yazmış ve daha sonra bu yazıyı “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adıyla Piyale’nin başında yayımlamıştır. Bu yazıyla şiir hakkındaki görüşlerini açıklamıştır: “Şiir lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın ortaklaşa bir dildir.” Haşim kelime değişiklikleri ve ahenk endişeleri arasında mana kararırsa ruhun onu ahengin lezzetiyle telafi edeceğini savunmuştur. Şiirde mana ve anlaşılabilirlik aranmayacağını, şiirin didaktik, fikri ve belâgatçı değil, resullerin sözleri gibi çeşitli yorumlara müsait bir ifade sanatı olması gerektiğini ileri sürmüştür. Herkesin anlayabileceği şiirleri aşağı seviyede şairlerin işi olarak görmüştür. Yine Haşim’e göre; şairler insanlar arasında ruhani ve mutasavvıf zümresini teşkil etmekte, günlük dil ancak kudsî bir süzgeçten geçerek şiir haline gelebilmektedir. Sonuç olarak dili konuşma dili olmayıp bütünüyle kendine özgü yapay bir dil kurmuştur.

Haşim’e göre evren büyük bir düzen değil, sanatçı coşkunluğu içinde yaratılıvermiş bir karışımdır. Bu konuyla ilgili şu sözleri oldukça dikkat çekicidir: “Gelin kâinatı izah ve tefsire çalışacağımıza, onun zevkini sürmesinin bilelim.”

Şiirleri metaforların, ütopyaların arkasına saklanırken; düz yazıları anlatılmak istenileni tüm ayrıntılarıyla anlatır. Şiirlerinde konudan ziyade üsluba önem vermiş, aruz ölçüsünü kullanmıştır. Haşim’in nesirleri ise şiirlerinden farklı olarak açık, berrak, daha sade hatta nükteli bir ifade ile yazılmıştır. Yani düz yazıları mantıklı ve düşünceye dayalıdır. Fıkralar, edebi tenkitler ve seyahat notları her daim beğenilmiştir.

Modern (çağdaş) Türk şiirinin kurucularından kabul edilen Ahmet Haşim’in şiirleri, Göl Saatleri ve Piyale adlı iki kitapta yayımlanmıştır. Nesirleri ise Bize Göre, Gurabâhâne-i Laklahan ve Frankfurt Seyahatnamesi adlı kitaplarda toplanmıştır.

Ahmet Haşim Osmanlı Devleti’nin yıkılışı, Çanakkale Zaferi, Kurtuluş Savaşı gibi insan duygularını etkileyecek ve harekete geçirecek büyük olayları bizzat yaşadığı halde bunlardan şiir ve yazılarında bahsetmemiştir. Bundan dolayı topluma sırtını çevirmekle suçlanmıştır. Hatta bazılarına göre Haşim, son devir edebiyatımızın cemiyet meseleleri ile en ilgisiz şairidir. Ancak düz yazılarında din ve ulusa bağlılık gibi duygular bulunmamakla beraber Haşim; yine de çağını sorgulamış, toplumla ilgilenmiş ve ona karşı mantıklı, uygarlıkçı ve ilerlemeci bir yaklaşım sergilemiştir. Haşim yazılarında dünyayı güçlü bir şekilde duyumsamış ve izlenimlerini yazılarına aktarmıştır. Yakup Kadri bu durumu Haşim’in sıradan bir insandan daha fazla duyuya sahip olduğunu söyleyerek yorumlamıştır.

Yaşam anne dilinden anadiline doğru bir yolculuktur. İnsanlar anne dillerinin içine doğar ama sevgililerinin dili içinde yaşarlar. Haşim, sevgili dili Türkçenin hem söyleyiş imkanlarını hem imge evrenini geliştirmiştir. Kapalı şiir yazmakla ya da toplumla ilgilenmemekle suçlansa da Ahmet Haşim mısralarıyla zihnimizde yer etmeyi ve eserleriyle günümüze kadar yaşamayı başarmıştır.

MERDİVEN

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta,

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

TAHSİN NAHİD

Fecr-i Ati topluluğu içinde yer alan Tahsin Nahid, 1887 yılında İstanbul’ da doğmuştur. Oldukça genç sayılabilecek bir yaşta önce boğazından hastalanmış, sonra da zatürreye yakalanarak 1919 yılında vefat etmiştir. Babası Gülhane Askeri Rüştiyesi öğretmenlerinden Yarbay Asaf Bey’ dir. Eğitim ve öğretimini Soğuk Çeşme Askeri Rüştiyesi, Galatasaray Sultanisi ve Hukuk Mektebi gibi okullarda sürdürmüştür. Ancak Galatasaray Sultanisi ve Hukuk Mektebini bitiremeden yarıda bırakıp ayrılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sıralarında İaşe Müfettişliği görevinde bulunmuş olsa da memuriyette fazla kalmamıştır. Varlıklı bir aileye mensup olduğundan kendisini bütünüyle edebiyat çalışmalarına vermiştir.

Okul yıllarında kuvvetli pazuları ve güçlü yapısıyla dikkat çeken Tahsin Nahid, bisiklete binmek ve futbolda oldukça başarılı olmuştur. Fiziksel olarak sportmen bir yapısı olsa da ruhen hassas, zarif, saf ve masum bir karaktere sahiptir. Fedakâr ve arkadaş canlısı yapısıyla, efendiliği ve iyi niyetiyle belirgin bir kişiliktir.

Tahsin Nahid’ in şiirlerinde romantikliği, sevme ve sevilme konusundaki heyecanı göze çarpmaktadır. Her türlü olayın onun hassas ruhunda derin etkilere sebep olması ve kalbinin titreyişlerinin oldukça kabarık oluşu şiirlerine de yansımıştır. Aynı zamanda hayatında ve sanatçı duyarlığında Büyükada önemli bir yer tutmuştur. Edebiyatımızda ikinci Büyükada şairi olarak geçer. İlk şiirleri Tahsin Nahide adıyla 1905 yılında Selanik’te Çocuk Bahçesi dergisinde yayımlanmıştır. Bunlar arasında Fener, Küçüklere Bayram Hediyesi, Gecelerin İlhamı, Sabah-ı Bahar ve Takdir-i Perişan gibi şiirleri bulunmaktadır. Son şiirleri 1918 yılında Tahmis-i Gazel-i Yahya Kemal adıyla Şair dergisi ve 1919 yılında Tahmis-i Gazel-i Cenab-ı Nedim adıyla da Şair Nedim dergisinde yayımlanmıştır.

Tahsin Nahid edebi kişiliğini oluştururken bazı Fransız sanatçıların ve Türk edebiyatçıların etkisi altında kalmıştır. Hatta bazı şiirlerinin arasında birtakım Fransız şairlerden alıntılar yapmıştır. Örneğin Aşk adlı bölümde Andre Chenier’den iki dize, Dua-yı Ramazan şiirinin başında Lamartine’ den üç dize, Serab-ı Müstakbel adlı bölümün başında Edmont Rostand’dan dört dize alarak bu şairlere duyduğu saygı ve hayranlığı göstermiştir. Fuzuli, Nedim, Tevfik Fikret ve Yahya Kemal gibi şairlerden de etkilenmiş olup en çok Ahmet Haşim etkisinde kalmıştır.

“Şiir” ve “İdeal” adlı şiirlerinde genel olarak soyut anlamda şiir kavramı ve şair kimliği hakkında bazı değerlendirmelerde bulunmuştur. Ona göre şiir, zavallı bir hülya ve adeta sevimli bir rüyadır; kadınla özdeşleşmiş, salt kadınsı bir duygusallıktır.  Hatta bazı şiirler öyle ağlatıcıdır ki büsbütün veremli birer sevdadır. Dolayısıyla şiire sosyal ve felsefi bir boyut hemen hemen hiç yüklememiştir. Bu da hiç şüphesiz içinde bulunduğu Fecr-i Ati topluluğunun “Sanat şahsi ve muhteremdir.“ ilkesinin bir sonucudur.

Tahsin Nahid şiirlerinin hemen hemen hepsinde aruz ölçüsü kullanmış olup yalnızca “Koşma” adlı şiirini hece vezniyle yazmıştır. Şiirlerinde genellikle göz için kafiyeye uymakla birlikte bazen kulak için kafiyeye de uymuştur.

“Ben” adlı şiirinden:

Yine bu devre-i ömründe başlayıp sevda

Teheyyücat-ı nümayandı ruh-ı safımda

Neler neler?! O zaman sevgilimle ülfet için

Serin ziyaları altında bir gecenin

gibi beyitleri buna örnektir. Klasik nazım biçimlerinden genellikle mesnevi tarzı nazım biçimini tercih etmiş, aynı zamanda beşli kurulan nazım biçimlerinden “tahmis”i de kullanmıştır. Örneğin Nedim’in “Gibi“ redifli bir gazelini, Yahya Kemal’in “Hamid’e Gazel” ve “Mahurdan Gazel” ini tahmis etmiştir. Batı kaynaklı nazım biçimlerinden en çok İtalyan edebiyatında ortaya çıkıp oradan Fransız edebiyatına geçen “sone” nazım biçimini kullanmıştır.

EMİN BÜLENT SERDAROĞLU

“En az ümid olunan yerde en kavidir ümid!…”

                                                                                 (Hacer ve İsmail)

Asıl adı Mehmet Emin Bülent’tir. 1886 yılında Halep’te doğmuştur. Asker kökenli ve nüfuzlu bir aileye sahiptir. İlk ve orta öğreniminin ardından Galatasaray Sultanisi’ne gitmiştir. Burada öğrenci olduğu yıllarda, Ali Sami Yen ve Emin Bülent’in de aralarında bulunduğu bir grup öğrenci, Galatasaray Futbol Kulübü’nü kurmuştur. Emin Bülent bu takımın ilk Türk kaptanı ve sol açık forvet oyuncusudur.

Balkan Savaşı’nın başladığı günlerde hükümet asker toplamaya başlamıştır. Emin Bülent de askere çağrılmıştır. Son derece milliyetçi ve cesur birisidir. İlerleyen yıllarda memurluk yapmaya başlamıştır. I. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından, Osmanlı’nın savaşa katılmasını hiç istememesine rağmen, yedek süvari subayı olarak Çanakkale ve Suriye cephelerinde savaşmıştır. Hayatının geri kalanında çeşitli kurumlarda memurluk yapmıştır. 29 Kasım 1942’de “Lüleburgaz, Lüleburgaz… Harbediyoruz!” diyerek son nefesini vermiştir.

Galatasaray Sultanisi’ne başladığı yıllar, Servet-i Fünun’un son yıllarıdır. Önceleri hep Fransızca eğitim veren kurumun, Ali Suavi önderliğinde Türkçeleştirilmeye çalışıldığı yıllardır.  

Önemli şair ve yazarlar burada hocalık yapmaya başlamışlardır. Emin Bülent, böyle bir ortamda edebiyata ilgi duymaya başlamıştır. İlk okuduğu eserler ünlü Fransız edebiyatçılara aittir. Türk edebiyatından ise Fuzuli’ye ve Tevfik Fikret’e hayrandır. Sultani’den mezun olduktan sonra da Emin Bülent’in şiirleri öğrenciler arasında dilden dile dolaşmaya devam etmiştir.

“Onun ismi ve şiirleri, Galatasaray Lisesi’nde Tevfik Fikret’in müdürlüğü zamanında hiçbirimizin dilinden düşmezdi. Bütün talebe, bu ağabeyimizin yüzünü görmeden dehasına hayrandık.” (Halid Fahri Ozansoy)

Emin Bülent’in özellikle bireysel şiirlerinde Tevfik Fikret’in etkisi görülmektedir. Hamasi şiirlerinde ise daha çok Namık Kemal’den etkilenmiştir. Asıl ünlenmesini sağlayan ise Girit Müslümanlarına ithaf ettiği “Kin” şiiridir. Girit’in Yunanistan’a bağlanmasından derinden etkilenen Emin Bülent, Victor Hugo’nun Mavi Gözlü Yunan Çocuğu şiirini okuduktan sonra bu şiiri yazmaya başlamıştır.

“Dağlar lisana gelse de anlatsa hepsini,

Binlerce can dirilse de nakletse geçmişi,

Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni

Türküm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi.”

Son iki mısra o dönemde çok ses getirmiş, çeşitli eserlerde de bu mısralara yer verilmiştir. Kin şiiri Emin Bülent’e “Döneminin Namık Kemal’i” kimliğini kazandırmıştır. Tevfik Fikret, Kin şiirini okuduktan sonra “Artık rahat ölebilirim. Şiirde bir halefim yetişti.” demiştir.

Fecr-i Ati üyeleri ağır bir dille yazdıkları gerekçesiyle sürekli Genç Kalemler’in eleştirilerine maruz kalmıştır. Kin şiirinin ardından Genç Kalemler’i temsilen İstanbul’a gelen kişiler, Emin Bülent’e “Genç Kalemler’den Kin Şairine” yazılı bir altın saat ve kordon hediye etmişlerdir.

Sosyal ve milli konularda da eser vermesi yönüyle Fecr-i Ati’den ayrılır. “Fecr-i Ati topluluğuna hâkim olan sanat için sanat estetiğinin putlaştırıcı havasından zamanla ayrılarak milli-destani temalara yer vermiştir.” (Ahmet Kabaklı)

Kin, Hisarlara Karşı, Arslan’ın Ölümü, İstanbul, Bir Destan’dan, Hatay’a Selam, Dev Şarkısı gibi şiirleri Emin Bülent’in milli edebiyat çizgisine kaydığının bir göstergesidir.

Emin Bülent’in sürekli şiirle uğraşmaması dönemindeki herkesin dikkatini çekmiştir. Vala Nurettin kendisine bir mektup yazarak neden yeni eserler vermediğini sormuştur. Emin Bülent, ilham rüzgârlarının çok yüksekten esen hava cereyanlarına benzediğini, kendisinin artık ayakları toprağa değen basit hayatlı bir insan haline geldiğini, alnına o kutsi rüzgârın değmediğini söylemiştir.

Edebiyatçılar hakkında çalışma yapan birisi Emin Bülent’ten de sanat gayelerini anlatmasını istemiştir. Emin Bülent şöyle karşılık vermiştir: “Geçmişimizde birkaç şiir yazmak günahını işlemiş isek, bu demek değildir ki ömrümüz oldukça bunun hesabını verip azabını çekeceğiz. İşin mi yok Allah aşkına!” Hakkı Süha’ya göre Emin Bülent’in şiiri günah olarak görmesinin iki sebebi olabilir:

  1. Kendini yaratıcı bir adam saymıyor ve böyle kısır bir varlıkla şairliğini uzlaştıramıyor.
  2. Şiirin son yıllarda düştüğü çukuru işaret ederek bu düşüşten kendi varlığını korumaya çalışıyor.

Edebiyat anlamında genellikle şiirle uğraşmıştır. Günümüze ulaşan yirmi beş şiiri vardır. Bunların hepsini aruz ölçüsü ile yazmıştır. Şiirlerinde vatan sevgisi, Türklük, karamsarlık, yalnızlık, ölüm, aşk, sanat gibi temaları işlemiştir. Bunlar dışında Bahar Mehtabı isimli bir düz yazısı vardır.

“Ey Nedim’in ruhu, ey kalb-i Fuzuli kande siz?

Server-i daruledeb, sertac-ı tilmizan menem.

Nur alır kilk-i bülendnameden ezhar-ı deha

Feyz-i inşadiyle yekta şair-i devran menem!” (Fahriye)

“Nerdesiniz ey Nedim’in ruhu, ey Fuzuli’nin kalbi?

Edep yurdunun efendisi, öğrencilerin baş tacı benim.

Bülendnamenin kaleminden nur alır dehanın çiçekleri

Şiir okuma ilmi ile eşsiz, devrin şairi benim!”

CELAL SAHİR EROZAN

“Aşk ve kadın şairi”

Celal Sahir, 1883’te İstanbul’da doğmuştur. Daha çocuk yaşta, şair olan annesinin etkisiyle şiire merak salmıştır. Güzel şiir okuma yeteneği ile okul merasimlerinde ön plana çıkmış hatta II. Abdülhamid’in huzurunda okuduğu bir şiir ile liyakat nişanı ve nakdi mükafat kazanmıştır. Vefa İdadisi’ni bitirdikten sonra Mekteb-i Hukuk’a başlamış fakat mezun olamamıştır.

Fransızca, edebiyat ve kitabet dersleri vermiştir. Ayrıca ticaretle ilgilenmiştir. 1928-1935 yılları arasında Atatürk’ün isteğiyle Zonguldak mebusluğu yapmıştır. Harf İnkılabı Komisyonu üyelerinden ve Türk Dil Kurumu’nun kurucularından biridir. 1935’te kansere yakalanması sonucunda evinde hayata gözlerini yummuştur.

Celal Sahir, ilk şiirini on dört yaşında, annesine yazmıştır. Sonrasında Ahmed Celal, Hikmet Celal, Velhan mahlaslarıyla yazdığı şiirleri dönemin önemli dergilerinde yayımlanmaya başlamıştır. On altı yaşında Servet-i Fünun topluluğuna katılmıştır. Böylece topluluğun en genç üyesi olarak edebiyat sayfalarında yer bulmuştur. Fecr-i Âti’nin kurucularından biri olmuş daha sonra da Milli Edebiyat hareketine katılmıştır. Katıldığı hareketlere göre düşünceleri değişmiştir ama şiir hakkında bazı sabit fikirleri vardır. Bunlar: şiirde düşünceyi reddetme ve “Sanat, sanat içindir.” fikrine bağlı kalmaktır. Şiirde temel kaygısı güzelliktir ve buna uygun en güzel konu olarak aşkı görmüş olup en çok kullandığı temalar aşk ve kadın olmuştur:

“Bütün hayatımı onlar verir de ben yaşarım,

Kadınlar olmasaydı öksüz kalırdı eş’arım…”

Romantizm akımından etkilenmiş ve şiirlerinde doğaya yer vermiştir. Özellikle Servet-i Fünun döneminin etkisiyle çağın hastalığı olan karamsarlıktan nasibini almış, gerçeklerden kaçma eğilimi göstermiştir. Onun için gerçeklerle karşılaşmak hayallerin sonu demektir:

Tecessüm eyleyerek ufk-ı iştiyakımda

Beni esir ediyor hüsnüne bu alem-i şuh,

Seninle istiyorum orda, hem-emel, hem-ruh,

Tahassüsat-ı muhabbetle mest ü müstağrak

Biraz sa’adet-i sevdayı anlamak, duymak.

Fakat ben aldanıyorken bu tatlı hülyaya

Bir an içinde gelip eyliyor harab efsus

Bütün bu alem-i envarı bir yed-i menhus…

Hiç şüphesiz Celal Sahir’in en önemli özelliklerinden biri, dilde sadeleşmeyi ve aruz yerine hece ölçüsünün kullanımını diğer şairlerden önce savunmasıdır. Bu konuda Servet-i Fünun dergisinde “Lisanımız” başlığı altında üç makale yayımlamıştır. Bu makalelerde genel olarak iki görüşün süregeldiğinden bahsetmiştir. Bunlar dilimize güzellik katan Arabi ve Farisi kelimelerin atılamayacağı ve düşüncelerimizi ifade etmemizde gerekli olmayan kısımların, özellikle terkiplerin atılmasıdır. Celal Sahir ise lisanın zaten sadeleşmekte olduğuna, “Bundan sonra lisanımıza girecek yeni bir kelime ancak kat’i bir ihtiyaç üzerine girebilmelidir…” diyerek de asıl dikkat etmemiz gerekenin bundan sonrası olduğuna dikkat çekmiştir. Dilin bir anda değiştirilemeyeceğini bunun ilmen mantıksız olduğunu ama dilde sadeleşmenin elzem bir konu olduğunu söylemiştir.

Milli Edebiyat ile sosyal konularda da şiirler yazmaya başlamıştır. Genellikle eskiden olduğu gibi duygusal ve romantiktir, fakat daha sert bir üslupla yazdığı şiirleri de vardır:

Kafkas’ın dağları bembeyaz olmuş;

Yollara bekleşen insanlar dolmuş;

Hepsinin canında yurdun hicranı,

Hepsinin gözünün baharı solmuş…

Dönersem onları kavuşturmadan,

Beni de ayırsın senden Yaradan!

Bunları yapmazsan öl, fakat dönme!

Sevginin güneşi! Bat; fakat sönme!

Şiirlerini sırasıyla Kardeş Sesi, Beyaz Gölgeler, Buhran ve Siyah Kitap adlı kitaplarında toplamıştır. Ayrıca İstanbul İçin Mebus Namzedlerim adlı, mütarekeyi haklı görenleri eleştirdiği manzum bir eseri de vardır.

KAYNAKÇA

  1. Emiroğlu Ö. Türkiye’de Edebiyat Toplulukları. Ankara: Akçağ Yayınları; 2016.
  2. Okay O. Ahmed Haşim. TDV İslam Ansiklopedisi.
  3. Fuat M. Ahmed Haşim. İzdiham Dergisi. 20 Aralık 2016.
  4. Haşim A. Seçme Şiirler ve Yazılar. İstanbul: Kapı Yayınları; 2013
  5. Haşim A. Paris, Frankfurt…yahut Hiç!. İstanbul: Notos Yayınları; 2008
  6. Öztürk N. Ahmet Haşim’in İmge ve Ütopya Dünyası. Artuklu İnsan ve Toplum Bilim Dergisi. 2016; 1 (1): 1-12.
  7. Yumuşak FC. Ahmet Haşim’s Word of Poetry and Some Notes On His Poets’ Sources, The Journal of International Social Research. 2012; Volume 5/23 Fall: 108-113.
  8. Budak A. Ahmed Haşim. Din Duygusu ve Huzursuz Hayaller. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 2013; 38
  9. Çetin N. Tahsin Nahit ve Şiirleri
  10. Apaydın M. CELAL SAHİR’İN ŞİİRİ. Ç.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi 1 (2), 1987: 61-71.
  11. Okay O. CELÂL SAHİR EROZAN. TDV İslam Ansiklopedisi, 1993; 7: 245-246.
  12. Karaca N. CELAL SAHİR EROZAN. Cumhuriyet Kitap, 526: 14-15.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir