EŞ-ŞEYHU’R REİS: İBN-İ SİNA

ALİMLER VE FİKİR AKIMLARI ÇALIŞMA GRUBU

· 17 dk okuma süresi >

YAZARLAR

¹ Ayşegül Yıldırım

² Gülseren Ozan

³ Beyza Sena Bağcı 

4 Şeyda Akbal*

  1. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
  2. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
  3. Selçuk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Bilgisayar Mühendisliği
  4. SBÜ Ankara Numune E.A.H. Kbb Kliniği

*İletişim: seydaakbal@gmail.com

HAYATI

Ebu Ali el Hüseyin İbn Abdullah İbn Hasan İbn Ali Sina 370/980 yılında Buhara yakınlarındaki Afsana kasabasında doğmuştur. İbni Sina doğmadan önce babası Buhara bölgesine göç etmiş ve Samanoğulları sultanı Nuh Bin Mansur’un zamanında Harmaysan kasabasının idareciliğini yapmıştır. Ebu Ubeyd el-Cüzcani’ye göre İbn Sina’nın babası aslen Belhlidir, annesi ise Afsanalıdır. Samani hükümdarı zamanında 977-997 yılları arasında Buhara’ya yerleşmiştir. Babası burada maliye işleriyle uğraşmış, buraya bağlı Kharmisen kasabasına bugünkü anlamda mal müdürü veya vergi müdürü olarak tayin edilmiştir. Bir süre sonra babası Afsana kasabasına gelerek orada evlenmiş ve İbni Sina burada dünyaya gelmiştir. Çocukluğunda ilk eğitimini babasından aldığı rivayet edilir. Daha sonra Buhara şehrine göçmüşler ve İbni Sina burada Kur’an ve ilimlerini öğrenmeye başlamış, bazı kaynaklara göre on yaşına geldiğinde ise Kur’an’ı hıfz etmiştir. Babası oğlunu tahsili için çeşitli hocalara teslim etmiştir. Bunlardan ilki Ebu Abdullah el Nâtili’dir. O bir filozoftur ve İbn Sina Ebu Abdullah el Nâtili ile önce İsagoji okumuştur. Sonradan aynı hocayla Öklid’in Enâsır adlı geometri kitabını ve Batlamyus’un El-Majeste’sini okur. Yine bu dönemde Razi’nin el-Havi (continens) isimli eserini okuduğu bilinmektedir. Bu dersler üzerine İbn Sina tıbba merak sarar ve kendi kendine muhtelif tıp kitapları okumaya başlar. İbn Sina tıp alanında yoğun okumalar yapmaya başladığında 13 yaşındadır. On yedi yaşından itibaren ise metafizik konulara ilgi duymaya ve bu alanda okumalar yapmaya başlar. On sekiz yaşına geldiğinde ise İsmail Zahid’den fıkıh, hilaf ilmi, tartışma derslerini almaya başlar. Sonra filozof Ali b. Ebu Bekr’den mantık, geometri ve astronomi öğrenmiştir. Tabii ve ilahi ilimleri de öğrendikten sonra yeniden tıbbi eserlere merak sarar. Böylece tıp, İbn Sina için öğrenilmesi gereken önemli bir alan haline gelir.

“13 yaşından itibaren tıbbi okumalar yapan İbni Sina 18 yaşında iken Sultan Nuh bin Mansur’un amansız bir hastalığına çözüm bulmuş ve bu sayede Sivanu’l-Hikme adındaki kütüphaneye müdür tayin edilmiştir.”

Yine 18 yaşında iken Sultan Nuh bin Mansur’un amansız bir hastalığına çözüm bulan İbn Sina bu sayede Sivanu’l-Hikme adındaki kütüphaneye müdür tayin edilir. Kendi ifadesiyle “Ömrümde görmediğim hatta adını bile duymadığım kitapların varlığından haberdar oldum” diyen İbn Sina artık oradaki nerdeyse bütün eserleri okumaya başlar. Mantık, riyaziye ve tabiye ilimlerinde de kuvvetli bilgi sahibi olmuştur. İlahiyat alanı ise ilk başlarda ona zor görünmüştür. Fakat günün birinde karşılaştığı Ebu Nasr El- Fârâbî’nin El-İbâne adlı eseriyle ilahiyât, metafizik alanının sırları  İbn Sina’ya açılmaya başlar.

Henüz 21 yaşındayken, babası öldükten sonra, Harmaysen valiliğine atanır. Emir öldükten sonra ise Buhara’dan Harzem’e geçmiştir. Harzem’de Biruni ve birçok alimle yakın ilişkiler kurmuştur. Ardından Gürgenç, Nesa, Tus, Semerkand, Cacern, Cürcan ve Rey’e geçmiştir. Rey’de Emir Mecd’ud Devle’yi iyileştirince vezirliğe getirilir. Fakat iç siyaset kavgaları nedeniyle bir süre hapse atılmıştır. Hapisten çıktıktan sonra ise Büveyhi saray veziri Tacülmülk tarafından Ferdecan Kalesi’ne hapsedilmiştir. Ardından İsfahan Emiri şehri kuşatıp İbn Sina’yı kurtarmıştır. Emir tarafından danışmanlığa getirilen İbn Sina bir sefer sırasında sultana eşlik ederken dizanteri benzeri bir hastalığa yakalanmış; kötü niyetli hizmetkarlar tarafından tedavisi yanlış yapılmıştır. Bir süre sonra durumu fark eden İbn Sina’nın öleceğini anlayarak tedavileri reddettiği ve 57 yaşında vefat ettiği anlatılır.

İbn Sina, Eş-Şeyhu’r-Reis ünvanı ile de bilinmesine rağmen Batı’da genellikle Avicenna olarak bilinmekte ve filozofların prensi diye nitelendirilmektedir. Babasının iyi bir eğitim almış bir şahsiyet ve ayrıca İsmailî/Batınî olduğu ifade edilir. Bu yüzden İbn Sina da İsmailî/Batınî olanlarla irtibat halinde olmuş, böylece evi felsefe, geometri ve hint matematiği ile ilgili konuların tartışıldığı bir merkeze dönüşmüştür. Dolayısıyla İbn Sina bu konulara aşina olmuş ve erken yaşlarda felsefeyle karşılaşmıştır.

İbn Sina’nın İsmailî/Batîni olup olmadığıyla ilgili yapılan araştırmalarda, İbn Sina’nın eserilerine bakılarak; O’nun bütün metafizik eserleri incelendiğinde Maturidî kolunda sünnî bir filozof olduğu, akıl ve nefs gibi kavramlar konusunda müzakerelere katıldığı; ancak onlara ideolojik bağlamda yaklaşmadığı görülür. Özellikle batılı bazı kaynaklarda İbn Sina’nın batıni olduğuna dair fikirler savunuluyor olsa da eserleri incelendiğinde sonuç İbn Sina’nın sünni olduğu yönündedir.

Yusuf Has Hacib; İbn-i Sina’nın öğrencisi olup “Kutadgu Bilig” i yazmıştır.

İBN-İ SİNA’NIN ESERLERİ

Hekimliği ile ön plana çıkmış olan İbn-i Sina aslında meşşai gelenekten olan önemli bir filozoftur. Nitekim eserlerinin konu dağılımına baktığımızda da bunu görmekteyiz.

Mehdavi 131 bilinen esere ek olarak İbn Sina’ya ait olduğu şüpheli olan 111 eser daha kaydeder. M. Yalçın bir incelemesinde İbn Sina’ya ait olduğu kabul edilen ve Türkiye’de bulunan eserlerin sayısını 127, ona ait olduğu şüpheli olan ve gene Türkiye’de bulunan eser say ısını da 102 olarak belirtmektedir.

Eserlerinden bazılarından bahsetmek gerekirse; en bilineni, Avrupa’da tıp okullarında uzun yıllar okutulan Kanun fit-tıb’dır. İbn Sina el-Kanun fii’t-tıb’ı 403 (m.1012) yılında yazmaya başlamış, çalışmasını on yılı aşkın bir sürede tamamlamıştır.

Eser beş kitaptan meydana gelir. İlk kitap olan El-Külliyat teorik ağırlıklı bir kitap olup tıbbın genel ilkelerini içerir ve dört kısımdır. Birinci bölüm insanın anatomik yapısını, ikinci bölüm hastalık tanımlarını, üçüncü bölüm koruyucu hekimliğe dair sağlık, hastalık, ölüm sebeplerini, dördüncü bölüm genel tedavi yaklaşımlarını içermektedir. İkinci kitap basit ilaçlarla ilgilidir. Üçüncü kitapta patolojiyle ilgili olup tek tek organlara özgü hastalıklar üzerinde durulmuştur. Belli organlara has olmayan hastalıkların ele alındığı dördüncü kitap dört kısma ayrılmış olup ilkinde ateşli hastalıkların belirtileri ve bu belirtilere göre tedavi uygulandığı görülür. Şişmelerle ilgili ikinci kısımda yaralar ve onların küçük cerrahi tedavileri: üçüncü kısımda metaller, bitkiler ve hayvani ürünlerden kaynaklanan zehirlenmeler, insan ve hayvan ısırmalarından doğan rahatsızlıklar; dördüncü kısımda estetikle ilgili problemler üzerinde durulur. Beşinci kitap reçetelerden meydana gelen bir kodeks niteliğinde olup 650 kadar ilacın terkibi ve uygulanış şekli hakkında bilgi verir.

Eş-Şifa, İbni Sina’nın bilim ve felsefe alanında yazmış olduğu eserler içinde günümüze ulaşanların en önemlilerinden olup felsefi sistemini ortaya koyduğu eseridir. İbni Sina bu eserinde mantık, doğa felsefesi, matematik, geometri, meteoroloji, coğrafya, mineroloji, psikoloji, botanik, biyoloji, aritmetik, müzik, astronomi ve ilahiyat gibi pek çok disipline dair birikim ve düşüncelerini sıralar. Kendinden önceki yazarların eserlerine de müraacat etmiştir. Örneğin mantıkta Aristo, geometride Euclides, coğrafyada Batlamyus’tan istifade etmiştir. Bu eser İbni Sina’nın bilimsel ve felsefi yönünü tanıtmaya kafi geldiği gibi, onun yetiştiği dönemdeki entelektüel hayatı tanıtmaya da kafi gelir. En-Necat adlı eseri ise bu eserin özeti niteliğindedir.

El-İşârât ve’t-Tenbihât ise İbn Sina’nın 1030-1034 yılları arasında yazıldığı bilinen son eseridir ve felsefî bir kitaptır. Mantık, tabiiyyât, ilahiyât ve ahlâk alanlarında yazılan Eş-Şifâ’nın özeti şeklinde olduğu; fakat kavramlarının ve içeriğinin yeni bir sistematik içerisinde oluşturulduğu en önemli eserlerinden biridir.

Risale fi Mahiyeti’l-Işk aşkın mahiyetini ele aldığı önemli bir risalesidir. Aşkın Mahiyeti Hakkındaki Risale’de İbn Sina aşk hakkındaki görüşlerini ortaya koymaktadır. Yedi bölümden oluşan risalede aşkın mahiyeti anlatılır. O aşkı ontolojik açıdan ele alır ve varlıkla ilişkisini irdeler. “Aşk”, “Âşık” ve “ Maşuk” aslında hepsi varlığın yansımalarıdırlar. Aşk bütün varlığın esasıdır ve her şey ondan doğar. İbn Sînâ’ ya göre aşk Allah’ın varlığının bir delilidir. Varlık kavramı bir şeyin gerçekliğini ifade ederken, o şeyin gerçekliğini de ortaya koymaktadır. İbn Sînâ’ya göre aşk varlıkların sebebidir. Ona göre mutlak ve küllî aşk, aynı zamanda mutlak ve saf “iyi”nin de aynıdır. Varlık hem aşktır, hem de mutlak iyidir. Fikrî ve ahlaki mükemmelliğin tamamlayıcısı olarak aşk, varlığın varlık olma sebebidir.

İBN-İ SİNA FELSEFESİ

İbn-i Sina’nın dünyaya bakışı, araştırmaları ve ortaya koyduğu eserler nedeniyle hem alim hem de önemli bir bilim adamıdır. Zamanındaki alimlerinden farklı olan ilmi ve bilmi bakış açısı yer yer tartışmalara ve ayrışmalara neden olmuştur.

İbn-i Sina’nın felsefi görüşü de zamane alimlerinden farklı bir yerde boyutlanmıştır. Bunun nedeni felsefi görüş açısından farklı bir dine ve kökene sahip Aristo’ya yakın bir görüş beyan etmesiydi.

Yaşamın akışıyla felsefi görüşü şekillenen İbni Sina bilimleri üçe ayırır;

  • Yüksek bilimler ( Al-ilm-ül-ali): Maddesinden tümüyle ayrılmış biçimlerin bilimi ki bunlar; metafizik ve mantıktır.
  • Aşağı bilimler (Al-ilm-ül-esfel): Maddesine bağlı biçimlerin bilimi ki bunlar tabiat bilimleridir.
  • Orta Bilimler (Al-ilm-ül-avsat): Maddesinden ancak zihinde ayrılan bilimler ki bunlar matematik bilimleridir.

İbni Sina matematikten mantığa ve oradan da metafiziğe geçer. Aristo gibi felsefeyi ikiye ayırır;

   a) Nazari Hikmet (Kuramsal felsefe)

Metafizik, doğa felsefesi ve matematik bu bölüme girer. Nazari hikmetin gözlem ve deneyle herhangi bir ilişkisi yoktur; yalnızca düşünme ve bilgi üstünde çalışma alanıdır. Bu bölüme giren dalların ayrıca eylemle de bir bağıntısı yoktur.

     b) Ameli Hikmet (Eylemsel felsefe)

İbni Sina, ameli hikmeti üç dala ayırır: Siyaset ya da medenî hikmet;   iktisat ya da ev hikmeti(El-hikmet ül-menziliye); ahlak hikmeti(El hikmet-ül hulkiye). Bu üç daim her biri bilgi’ye ve eylem’e dayalıdır. Bilgiyse, deneye ve gözleme bağlıdır; kaynağını bu iki kavramda bulur. Ama, bu kaynaklardan edinilen bilginin kesin geçerlik kazanabilmesi için akıl ilkelerine ve mantık kurallarına uyması gerekir.

MANTIK

Mantık, İbni Sina’ya göre ister felsefe içinde, ister ondan bağımsız görülsün bir alet’tir. Mantığın hedefi insanı yanlıştan koruyan belirtileri vermektir. (İşarat).

İbni Sina mantığı psikolojiden çıkarıp, düşünce kanunlarını psikoloji üzerine kurmuştur. Önermeler ve kurucusunun Aristo olduğu tasarım öğretisi (tümden gelim yolu ile sonuç çıkarma) hakkındaki çözümlemeleri İslam Ortaçağı’nda klasik olmuş ve sonraki bütün mantıkçılar ona dayandıkları gibi, Kelamcılar da Allah’ın ispatına dair eserlerinde ondan faydalanmışlardır.

BİLGİ TEORİSİ

İbni Sina tüm bilgilerin, sezgi ile elde edilen açık ilkelerden çıkarsama (Ar. Alistintaç) yolu ile oluştuğu kanısındadır. Bilgi sürecinin duyum ve algı ile oluştuğunu kabul etmekle beraber gerçek bilginin ussal olduğunu ileri sürer.

Emprisme’i mantıki rationalisme’in içinde açıklamaktadır. İbni Sina’ya göre varlık ve düşünce aynıdır. Düşünce dışında varlık olamaz. Bu ilke mantıkla metafiziği birbirine bağlamakta ve mantıktan metafiziği çıkarma yolunu (yani dogmatizmi) temellendirmektedir.

TABİAT İLİMLERİ

İbni Sina’ya göre tabiat ilimleri metafiziğin başıdır. Tabiat ilimlerini sıralamasında asıl fizikten (Kitabul-kiyan) başlar, çeşitli tabiat basamaklarından insana kadar yükselir. Bütün cisimlerin ibaret olduğu madde ve şekil, İbni Sina’ya göre hem mantık, hem fizik, hem de metafiziği ilgilendirir.

PSİKOLOJİ

İbni Sina’nın psikolojisi bir yandan fiziğe, öte yandan metafiziğe bağlıdır. Bitki nefsi maddeye kadar iner. İnsan nefsi de faal akılla Allaha kadar yükselir. Böylece İbni Sina felsefesinde psikoloji ikiye ayrılır;

1. Rasyonel veya içebakış psikolojisi

2. Deneysel veya emprik psikoloji

Ruhun tanımı:

İbn-i Sina’ya göre ruh manevi bir cevherdir. Ruhun bedenden ayrı manevi bir cevher olduğunu kanıtlamak için “insan-ı tair” (L’homme volant, uçan insan) diye bilinen bir temsil kullanmıştır. Bu temsil bütün Batı Ortaçağı’nda yayılmış, Bonaventura, Albertus Magnus tarafından sonradan kullanılmıştır.

İbn-i Sina’ya göre nefs birleşeceği bedeni almadan önce ferdi varlığı yoktur.

“İbn-i Sina’ya göre ruh manevi bir cevherdir. Ruhun bedenden ayrı manevi bir cevher olduğunu kanıtlamak için “insan-ı tair” (uçan insan) diye bilinen bir temsil kullanmıştır.”

METAFİZİK

Aristo gibi İbn-i Sina da, metafiziği varlık olması bakımından varlık ilmi diye tanımlıyor. İbni Sina üç katlı alem görüşünde Tanrıcı felsefe (theism) ile tabiatçı felsefeyi (naturalisme) birleştirir. Bu teorisi ile Augustin felsefesi arasında büyük benzerlik vardır.

MİSTİK FELSEFE VEYA TASAVVUF

İbni Sina’nın insanın tanrısal alemle ilişki kurabilmesi için öngördüğü yol, bir çeşit manevi sezidir. Bu yolu “Hay ibn Yakzan” ve “Kitab üt-tayr – Kuş kitabı” gibi eserlerinde açıklamıştır. İbni Sina’ya göre Allah bütün varlıktır, sırf iyiliktir. Gerçek var oluş yalnız Allah’a mahsustur. Evrenin yalnız geçici bir var oluşu vardır.

AHLAK

İbni Sina eserlerinin her birinde ahlaka felsefi açıdan yaklaşarak onu bölümlere ayırmıştır.

İbni Sina’ya göre üç türlü kötülük vardır.

  • Fiziki kötülük ki; İbni Sina buna eksiklik der.
  • Psikolojik kötülük; keder, elem, şeklinde görünür.
  • Metafizik kötülük ki İbni Sina “günah” olarak adlandırır.

Filozofa göre iyilik, yetkin ve mutluluk fikrinin doğması için kötülüğün olması gereklidir.

Mutluluk ise ruhun temizlendiği ve Faal Akla yöneldiği eylemdir. Böylece mutluluğa yönelen insan, filozofun “ruhun temizlenmesi” dediği bir çeşit tasavvufi yükselmeyi uygulayacaktır.

DİN FELSEFESİ

İbni Sina bu konuda Farabi’yi ve ansiklopedicileri tamamlar fakat din ile felsefeyi uzlaştırmada dine yakındır. İnancın aklı tamamladığını kabul eder, peygamberlere filozoflardan üstün değer verir ve şeriatın Siyasi ve Psikolojik/Ahlaki olmak üzere iki rolü olduğunu söyler. Bunlar dışında İbn-i Sina’nın dini açıdan felsefeye bakışını yaratılış ve ahiret yönüyle şu şekilde açıklayabiliriz:

  • Yaratılış felsefesi. İbni Sina için “âlem” yaratılmıştır ve Tanrı’nın üç önemli niteliği vardır: Yaratıcıdır; var edicidir; oluşturucudur. Tanrı’nın bu üç niteliği karşısında “mahluk” dediğimiz yaratılmış âlemin de üç niteliği vardır: Yaratılmıştır; var edilmiştir; oluşturulmuştur. İbna Sina’ya göre, Tanrı ilk nedendir, zorunlu varlıktır. Âlemi yaratan, âlemden önce var olan, Tanrı’dır. Bütün varlıklar, tek ve yüce varlık olan Tanrı’dan çıkmıştır. Öncesiz ve sonrasız olan Tanrı, her zaman için en yüce erdem olan iyiyi ister. Kısacası, Tanrı temel nitelikleri açısından, tek, öncesiz, sonrasız, eşsiz, karşıtsız, eksiksizdir, en yüce iyilik ve olgunluktur.
  • Ahiret felsefesi. İbni Sina içi ahiret ruhların ilk kaynağa dönüşü, yani yeni baştan, tanrısal öze katılışı demektir. Dönüş olayı ölüm, dönülen yerse ahiret’tir (ilk kaynak). Ruh manevi bir kaynaktır, yok olmaz. Dağılıp yok olan gövdedir, ruh varlığını sürdürür, insana gerçek kişiliğini, değerini, kimliğini kazandıran ruhtur. Bir başka deyişle, ruh bir eylem, bir davranış olarak gövdenin olgunluğunu simgeler. Ruhun özü ve niteliği maddeden çok ayrıdır; hatta, öz olarak madde ile ilgisi yoktur. Gövde ruhun aracıdır. Düşünen ruh gerek âlemin bütün biçimlendiriri özlerinin içinde, gerekse aklın içinde vardır. Gövdenin ölümü de dağılışı ruhu etkilemez, ruh yok olmaz.

GAZALİ’NİN İBNİ SİNA YORUMU VE ELEŞTİRİSİ

İslam düşünce tarihinin önde gelen düşünürlerinden olan Gazali, Tehafüt adlı eserinde filozofları özellikle de İbni Sina’yı eleştirmiştir. Filozoflara karşı öne sürdüğü tekfir suçlaması ile ilgili çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır, ortak kanaat; Gazali’nin dönemin siyasi yapısından etkilenmesidir. Aklın ve bilimin sekteye uğratıldığı dönemde ilmi yaymaya çalışırken doğal olarak filozofları eleştirmiştir ve bunu dönemin siyasi zeminine uygun yapmıştır. Fakat dönemin siyasi yapısından bağımsız olarak Gazali’nin yaradılış anlayışına uygun olmayan fikirleri eleştirdiği de özellikle Anadolu’da kabul edilen yaygın bir görüştür.

Gazali’nin Tehafüt’üne bakacak olursak amacını şu kısımdan anlayabiliriz:

“İslam filozofları arasında Aristoteles’i en iyi nakledip inceleyen Farabi ve İbn Sînâ’dır. O halde biz; bu ikisinin, sapıklıktaki reislerinin öğretisinden seçip doğru buldukları görüşleri geçersiz kılmakla yetineceğiz. Öğretilerin çoğalıp yayılmasına bağlı olarak sözün uzayıp gitmemesi için, filozofların öğretilerini bu iki kişinin nakli doğrultusunda reddetmekle yetineceğiz’’

Tehafüt’te yaptığı ikili veya çoklu tartışmalarda öncelikle filozofların delillerinin neler olduğu aktarılmış, daha sonra filozoflara ait bu ifadelerde ne anlatılmak istendiği yorumlanmış (veya açıklanmış) ve son olarak da filozofların iddiaları, her türlü yöntem ve çeşitli fırkaların görüşleri kullanılmak üzere çürütülmek istenmiştir.

Gazâlî, İbn Sînâ’yı Aristoteles’in kuru bir taklitçisi olarak kabul etmektedir. Fakat onun sistemi bütüncül bir bakış açısıyla irdelendiğinde, karşımıza gelen manzara şudur: Fizik ve ahlak ilminde Aristo takipçisi bir İbn Sînâ varken, ilahiyat/metafizik bağlamda Platon ve Yeni Eflatunculuğun fikir bazında egemen olduğu bir İbn Sînâ bulunmaktadır. Bu durumda, Gazâlî’nin İbn Sînâ’yı kast ederek söylediği; “Akıl hocaları Aristoteles’tir.” iddiasının, metafizik bağlamda geçersiz olduğu görülmektedir.

Aristo ve İbni Sina felsefesindeki farklılıklara bakacak olursak Aristo’ya göre Tanrı sadece kendini bilebilir ve bundan ilk akıl oluşur, sadece Muharriki Evvel’dir dolayısıyla alemle ilişkisi edilgendir. İbni Sina’ya göre ise tanrı sadece kendini değil küllileri de bilir, Allah alim, kadir sani’, mürid, mütekellimdir.

İbn Sînâ; Yunan felsefesinden etkilenmiş olmasına rağmen, kurmuş olduğu sistem İslami akideye aykırı değildir. O, vahyin akıl ile nasıl anlaşılabileceğinin reçetesini yazmıştır. Hatta bu reçete o kadar güçlü olmuştur ki, Gazâlî, İbn Sînâ’nın peşinden giderek felsefe yapmayı tercih etmiştir.

Tehafüt’ün birinci, on üçüncü, yirminci meselelerinde Gazali; İbni Sina’yı küfre düşmekle suçlamıştır. Üçüncü meselede küfür ithamı iki başlık altında toplanabilir. İlki İbni Sina’nın Allah ve alem ilişkisinde; ilk ilke olan Allah’tan çokluğun sudur etmesinin kabul etmesi ve neticesinde İslam’ın tevhid ilkesini reddettiği görüşü, diğeri ise Allah’ın sadece kendisini bildiği zatının dışında hiçbir şeyi bilmediğini iddia eden görüşe yöneliktir.

Sudur teorisi, Allah’ın âlemi, nasıl yarattığını açıklamaya değil, âlemdeki çokluğun Allah’tan nasıl var olduğunu açıklamaya yönelik bir teoridir. İbni Sina suduru varlık süreci hakkında bir mekanizma olarak kabul eder. Varlık, İlk İlke’den yani tek ve bir Allah’tan taşar. Allah çoklukla ilişkisi olmayandır. İlk İlke’den taşan İlk Sebepli, bünyesinde çokluğu barındırandır. İbn Sînâ’ya göre Allah, sudur sürecinin kapsamında sıradüzenin bir parçası olarak kabul edilmez.

İbni Sina; Gazali tarafından Aristocu fikirleri sebebiyle eleştirilmişken İbni Rüşd tarafından ise Aristocu fikirleri yeterince savunamaması sebebiyle eleştirilmiştir

On üçüncü meselede ise İbni Sina’nın Allah’ın tikelleri bilemeyeceği tikel bilginin tümel bilginin kapsamında olmadığı iddiasına karşı Gazali’nin görüşleri yer alır.

“(Siz filozoflara göre) Allah; Zeyd, Amr ve Halid’e ilişkin ayrıntıları bilmeyip, sadece mutlak insanı, ona ait ayrıntıları, özellikleri, bedenin birçok organdan oluştuğunu, bunların her birinin fonksiyonunun olduğunu ve bunun gibi şeyleri külli bilgisiyle bilir. Bu şekilde, insanoğlunun iç ve dış organlarına ait nitelikler, her türlü ayrıntısına kadar Allah’ın ilminden gizli kalmaz. O her şeyi külli olarak bilir. Birey olarak Zeyd’in Amr’dan ayrılmasını gerektiren akıl değil, duyu olduğu için bunlar (Zeyd ve Amr hakkındaki tek tek bilgi) hakkındaki bilgi külli değil tikel bilgidir. Akıl, mutlak yön ve mekânı külli olarak düşünür. Bizim ‘bu’, ‘şu’ gibi işaretlerimiz, algılanan ve algılayan organa nispetledir. Ve burada bir ‘yön’ söz konusudur. Akıl için bu bilgilerin bu formatta bilinmesi imkânsızdır. İşte filozofların bu kuralına (tikeller duyu vasıtasıyla, tümeller akıl vasıtasıyla bilinir) göre; Zeyd Allah’a isyan veya itaat edecek olsa onun durumundaki değişimi Allah’ın bilemeyeceği, Zeyd’in fert olarak bilgisinin, değişen bilgi olmasından dolayı Allah tarafından bilinemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Allah Zeyd’i bilmeyince onun fiil ve durumunu bilemeyecek; hatta Zeyd’in kâfir veya Müslüman olduğunu değil, mutlak insanın kâfir veya Müslüman olduğunu bilecektir.’’

Yirminci meseleye gelindiğinde İbni Sina’nın ölümden sonra haşr olunurken bedensiz dirilişin gerçekleşeceğine ve ahret ahvallerinin sembollerden ibaret olduğu görüşüne karşılık vardır.

“Filozoflar; nefislerin sonsuz, maddenin ise sonlu oluşundan hareketle, bağımsız bir cevher olan nefsin ölümden sonra baki olduğu, bu sebeple de bedenin diriltileceği ve bu bedenle dirilişin aynı bedenle olabileceği gibi her hangi bir bedene döndürülüş ile de mümkün olabileceği gerçeğini inkâr etmektedirler. Ruhların sonsuzluğu ve bedenlerin ölümden sonra ruhlarla beraber diriltileceği inancı dinin aslına uygun olup, filozoflar bunu kabul etmek zorundadırlar. Bu görüşün aksini savunan filozofların görüşü, âlemin kadim olmasına ve devirlerin sürekli birbirini izlediği fikrine dayanmaktadır. Hâlbuki âlemin kıdemine inanmayan bir kimseye göre bedenlerden ayrılan nefisler sonludur ve sayıca mevcut maddelerden fazla değildir. Nefislerin daha çok olduğu kabul edilse bile, yüce Allah yeni baştan yaratmaya kadirdir (işte filozoflar bunu inkâr etmişlerdir). Bunun inkârı yüce Allah’ın yaratmaya gücünün yettiğinin inkârı demektir.”

Meşaiye:

İslâm toplumunda Aristo sistemini temel alan felsefî hareketlere verilen ad.

Sözlükte “yürümek” anlamındaki meşy kökünden türemiş olup “çok yürüyen” demek

olan meşşâ’ kelimesine nisbet eki getirilmek suretiyle üretilen meşşâî, Aristo doktrinini

benimseyen kimseyi ifade eden Grekçe peripatetikos terimini karşılamak için

kullanılmakta, söz konusu doktrine de meşşâiyye (peripatetizm) denilmektedir. Aristo,

Atina’da Lykeion (lise) adıyla kurduğu felsefe okulunda milâttan önce 335-323 yılları

arasında bir yandan ders okuturken bir yandan da eserlerini kaleme almıştı. Filozof,

öğrencilerine zihin jimnastiğiyle beden jimnastiğini aynı anda yaptırmak amacıyla

derslerini okulunun geniş revakları arasında gezinerek veriyordu. Bu sebeple onun

felsefesine Yunanca, “gezinmek, yürümek” anlamındaki peripatein masdarından

peripatetizm denilmiştir. Peripatetizm kelimesi başlangıçta Aristo’nun ders verme

yöntemini gösterirken sonradan Helenistik dönemde, İslâm ve Hristiyan Ortaçağında

yetişen ve Aristo doktrinini temel alan filozoflarda sistemi ifade eden bir terim olarak

yaygınlık kazanmış, VIII. yüzyılda başlayan tercümeler döneminde ise bu kelime Arapça

ya Grekçe peripatosu karşılamak üzere meşşâî şeklinde, sistemi belirten peripatetizm de

meşşâiyye olarak çevrilmiştir.”

İbn Rüşd’ün İbni Sina’yı Eleştirisi

İbn Rüşd  İslam felsefesinde, Meşşailik denilen Aristocu akımın en büyük temsilcisi olarak görülmüştür. İbn Rüşd felsefi problemlerin çözümü için Aristoteles’in orijinal fikirlerinden yararlanılması gerektiğini savunmuş bunun için öncelikle onun doğru bir şekilde anlaşılmasına uğraşmış ve felsefi sistemini Aristoteles’in fikirlerini şerh etmek üzerine kurmuştur. İbn Rüşd’e göre kendini Aristocu olarak tanıtan bir filozof problemlere onun çerçevesinden bakmalı ve filozofun felsefi yönteminde kullanacağı kavramların Aristoteles sisteminin yüklediği anlamlar dışında bir anlama sahip olmaması gerekmektedir bu yüzden onun düşüncelerinin dışına çıkan veya fikirlerine farklı bakış açıları getiren filozofları Aristocu olarak görmemiş ve onları Aristoculuk adına eleştirmiştir. İbni Sina’yı eleştirmesinin en büyük nedeni de Aristo’nun felsefi sisteminin yalnızca temellerini aldığı ve bu sistemi kendi çizgisiyle birleştirip farklı fikirlere sahip olması olmuştur.

KAYNAKÇA

  1. Bölükbaşı O; İbni Sina Avicenna, Dil ve Edebiyat Dergisi, Ocak 2010
  2. Altıntaş H: İbni Sina Metafiziği, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No:177
  3. Karakaya E; el-KANUN fi’t-TIB, Diyanet İslam Ansiklopedisi, S 331-332, İstanbul,2001
  4. Cihan A.K; İbni Sina’nın Eş-Şifa adlı Eseri, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı:7, 1996
  5. Çelik Y; İbni Sina’nın Akıl Aşk İlişkisi, Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimler Ana Bilim Dalı, 2016
  6. Göz K; İbni Sina’da Aşk ve Varlık, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi 11(1), 2011
  7. Kaya M, Aristo, Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2001
  8. Goichon A.M; İbni Sina Felsefesi Ve Ortaçağ Avrupasi’ndaki Etkileri, Doğuş Yayın ve Dağıtım A.Ş., Tercüme: Y.Doç. Dr. İsmail Yakıt, İstanbul, 1986
  9. Hançerlioğlu O; Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi Yay., İstanbul, 1982
  10. Felsefe Arşivi, Sayı22-23 Edebiyat Fakultesi Matbası, İstanbul, 1981
  11. Ülken H.Z; “İslam Felsefesi” Ülken Yay., İstanbul 1983
  12. Balay B.N; “Farabi Ve İbni Sina’da Kavram Anlayişi”, M.E.B. Yay., İstanbul, 1989.
  13. “Uluslar Arası İbn Turk, Harezmi, Farabi Ve İbni Sina Sempozyumu Bildirileri”, Ank Kültür Merkezi Yay., Sayı 42., Ankara, 9-12 Eylül1985
  14. Erdoğan Ö.F; ‘Gazali Üç Meselsesinde İbni Sina’ya Karşı Ne Kadar Tutarlı’.
  15. Atay Hüseyin; ‘Gazali ve İbni Rüşd Felsefesi Karşılaştırılması’, Dergipark, Kelam Araştırmaları 1 : 2, ss 3-48, 2003

Bir cevap yazın