ÇERKES SÜRGÜNÜ

TARİHİ GÖÇ HAREKETLERİ ÇALIŞMA GRUBU

· 28 dk okuma süresi >

YAZARLAR

1 Ayşenur KARACA *

1 Dilan ONUR

1 Elif ERSÖZ

2 Emine Beyza KAYNAR

3 Ferhan KOCADAL

  1. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi
  2. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
  3. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi

*İletişim: krc.aysenur@hotmail.com

KAFKASYA’NIN COĞRAFİ TANIMI

Kafkasya, doğusunda Hazar Denizi, batısında Karadeniz olan ve uzunluğu 1200 metreye varan Kafkas Dağları ile ikiye ayrılan dağlık bir coğrafyadır. Bölgenin kuzey sınırları olarak Don ile Volga nehirlerinin birbirlerine en çok yakınlaştığı kısım ve çok sayıda gölün bulunduğu Maniç bölgesi kabul edilmektedir. Güney sınırı ise bugünkü Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan bölgeleri ile birlikte, Anadolu’nun doğusunda yer alan Ağrı, Kars, Artvin kentleri ve İran’da Tebriz’e kadar uzanan toprakları içerir. Dağlık bir bölge olması nedeniyle Kafkasya’da yerleşim yerleri genelde yüksek yaylalara ve derin vadilere yayılmıştır. Mekan ve zamanın toplumlara olan etkisi burada da görülmüş ve Kafkasya coğrafyası yaşayan insanların tarihlerini, kültür ve karakterlerini etkilemiştir. Ayrıca coğrafya kaderdir çıkarımını doğrulayarak halkının siyasî, sosyal ve ekonomik ilişkileri üzerinde de karar kılıcı olmuştur. Bu açıdan Kafkasya, dünyanın ilk etnik hareketlerine, etnolojik teşekkül ve gelişmelerine sahne olmuş bölgelerdendir.

KAFKASYA TARİHİ

Kafkasya’nın tarihi, mücadeleler ve istilalarla doludur. Bu durum Osmanlı Devleti zamanında da devam etmiştir ve Osmanlı, özellikle 19. yy.’da bölgeye ilgisini yoğunlaştırmıştır. Aynı bölgede nüfuz edinmek isteyen Rusya, bu noktada Osmanlı Devleti’nin önüne en büyük rakip olarak çıkmıştır. 1739’da Azak’ın, 1783’te de Kırım’ın Rusya’nın eline geçmesiyle Karadeniz’in Osmanlı Gölü olma vasfı ortadan kalkmıştır. Ancak bu durum, Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar sonunda bölgede edindiği nüfuzdan hemen vazgeçme niyetinin aksine Kafkasya’daki faâliyetlerini daha da yoğunlaştırmasına neden olmuştur. Bu ilgi artışı Çarlık Rusyası ile ilişkileri haylice gerginleştirmiştir. Sonrasında zaten kutsal yerler meselesi nedeniyle iki devlet arasında Kırım Savaşı gerçekleşmiştir.

Kırım Savaşı sonrasında Balkanlar’a ve Anadolu’ya doğru olan Rus yayılışı bir süreliğine durdurulmuştur. Batıya doğru faâliyetlerinin önü kesilen Rusya, artık Asya’ya yönelmeye başlamıştır ve Kafkaslar üzerindeki baskısını muazzam derecede arttırmıştır. Bu süreç Osmanlı Devleti’nin siyasî hudutları dışındaki Kırım, Kafkasya, Türkistan gibi Müslüman ahalinin yaşadıkları yerlerin huzur ve sükûnda bozulmaya neden olmuştur.  Yapılan savaşlar, Çerkeslerin mağlubiyeti ile sonuçlanınca 1861’de Çerkes delegeleri Çar II. Alexander ile görüşerek sorunu diplomatik yoldan çözmeye çalışmışlar. Fakat bu görüşmelerde Çar, Çerkeslere ya Kuban havzasına yerleşmelerini ya da Osmanlı topraklarına göç etmelerini söylemiştir. Kendileri için büyük bir yıkım anlamına gelen bu karara üç sene direnebilen Kafkasya halkına son darbe Grandük Mihael’in emri ile vurulmuştur: “Bir ay içerisinde Kafkasya terk edilmediği takdirde bütün halk harp esiri olarak Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürülecektir.” Gelinen bu noktada Rusların Kafkasya’yı Kafkasyalılardan arındırma projesi, yerli halkın Çarlık’a yenilmesiyle 1859-1864 yılları arasında büyük bir sürgüne dönüşmüştür.

İlk bakışta bir anda başlamış gibi görünen sürgün, aslında kademeli olarak uzun bir süreci kapsamaktadır. 1859 öncesinde de Rus baskısından dolayı Kafkasya halkından az da olsa göç edenler görülmüştür. Osmanlı arşivlerine göre 1858-1859 yıllarında Osmanlı’ya gelen Kafkasyalı sayısı yaklaşık olarak 17.000’dir. Fakat durumun daha da ağırlaşması ve göç hızının olağanüstü artması 1859 yılı sonrasına rastlamaktadır. 1860 yılı içerisinde 4000 Çerkes ailesi hiç direnmeksizin Kuban’ın batısındaki arazilerden ayrılarak Anadolu topraklarına göçmüşlerdir. Buna rağmen bölgede kalan Çerkes kabileleri de olmuştur. Bunlara karşı ise 1862’de askerî operasyonlar yapılmıştır. 1863 yılına kadar Rusların boyun eğdirme çabalarına büyük bir gayretle direnen Kafkasya’nın Müslüman ahalisi 1864 yılına gelindiğinde bir ay zarfında topraklarını terk etmeye zorlanmışlardır. Kalacak olanlara ise psikolojik baskı mahiyetinde “Kalacak olanlar Hristiyanlaştırılarak 25 yıl süreyle askere alınacak ve Hilafet Ordusuna karşı cepheye sürülecek” dedikoduları yayılmıştır. Uygulamaya konan bu plan neticesinde Kafkasya halkı kendi topraklarından göçe zorlanmış ve 500.000 ila 1.000.000 arası insan, yurtlarından sürülmüştür. Bazı tahminlere göre sürgün edilenlerin %25’i göç esnasında çeşitli hastalıklardan hayatını kaybetmiştir. 1864 Mayıs’ına gelindiğinde Allen’in deyişiyle “Çerkes direnişinin uzun tarihi son hücumlarla ortadan kaldırılmıştır.” ve onlardan alınan topraklara başka Rus göçmenleri yerleştirilmiştir. Kendi topraklarından zorla çıkarılan ve bu süreçte on binlerce insanını kaybeden Çerkesler, soykırıma uğrayan ve anavatandan ayrılmak durumunda kalan bir halkın yaşadığı travmayı yaşamış ve birçoğu Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Osmanlı, Müslüman olmalarında büyük etki sahibi olduğu Çerkesleri hem dinlerinden hem de asker bir millet oluşlarından dolayı kolaylıkla benimsemiştir. Böylece göç edenleri Anadolu coğrafyasının çeşitli yerlerine iskan etme işine girişmiştir.

BİRİNCİ DÖNEM

Birinci Dönem; başlangıçtan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’nın imzalanmasına kadar geçen ve binlerce yıl süren büyük istilalar ve işgaller dönemidir. Bu dönemin sonunda Ruslar bölgeyi Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayırmakla yetinmeyip 9 Eylül 1783 tarihinde Kırım’ı işgal etmişlerdir. Sürgünler neticesinde 1,8 milyon kişi anavatanından edilmiş ve sürgün sırasında açlık ve hastalık nedeniyle yüzlerce Müslüman telef olmuştur. Bu ilk tedhiş hareketinde tahminen otuz binden fazla kişi öldürülmüştür. Yine 24 Haziran 1783 tarihinde, Rus taraftarı olan Tiflis Kralı II. Erekle (Heraklius) tarafından Rusya’nın himayesi kabul edilmiş ve sonrasında da Gürcistan toprakları 1801’de Çar Pavel Petroviç zamanında Rusya’nın hâkimiyetine geçmiştir. İlerleyen zamanlarda ise Gürcüler Rusları memleketlerine çağırmış olmanın bedelini çok pahalı ödemişlerdir.

İKİNCİ DÖNEM

İkinci Dönem; Kafkaslıların Çar ordularına karşı direnişini içeren yaklaşık yüz yıllık bir dönemdir. Bu dönem, Kafkasya’nın adım adım Ruslar tarafından işgali ve Kazaklar tarafından kolonize edilmesine cevap mahiyetindedir. Bu dönem, Batı Kafkasyada 1763 yılında ilk defa ayaklanan Kabardey Çerkeslerinin 1764 yılında Büyük Meclis’te toplanarak savaş kararı almaları ve Doğu Kafkasya ile İmam Mansur önderliğinde birleşmesi ile başlamıştır. Bu ‘Özgürlük Savaşı’nda Kafkas halkları işgalci Rus ordularına karşı 1864 yılına kadar direnmişlerdi. Ancak Ruslar tarafından uygulanan katliamlarda, özellikle Çerkes, Ubıh ve Abaza kabilelerinin etkisiz hale getirilmeleri ve kitleler halinde vatanlarından koparılarak sefalet içinde Osmanlı İmparatorluğu’na sürgün edilmeleri ile bu dönem sona ermiştir. Tarihte bu olay, ‘Muhaceret (Göç)’, ‘Büyük Göç’, ‘Sürgün’, ‘Soykırım’ gibi adlarla anılmıştır.

ÜÇÜNCÜ DÖNEM

Üçüncü Dönem; Doğuda İmam Şamil’in önderliğinde yürütülen ‘Özgürlük Savaşı’nın 1859 yılında kaybedilmesi sonucu sükut eden Dağıstan ve Çeçenistan bölgelerinin ardından, mücadeleyi Batı Kafkasya’da yürüten Çerkeslerin 1864 yılında yenilgisi üzerine sükut eden Çerkesya ile başlamış ve günümüze kadar da devam etmiştir. Ancak tamamlanmamıştır.

Rusya yüzyıllarca, 1. Petro’nun vasiyeti olarak yakıştırılan; önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmek, sonra da Kafkaslara, Boğazlara ve Balkanlara hakim olmak ve Osmanlı topraklarından güneye inmek siyasetini takip etmiştir. Ruslar bunun için kendilerinin Anadolu, İran ve Suriye’ye inişini engelleyen Kafkaslara 18. yy dan itibaren her fırsatta saldırmıştır. Osmanlı Devleti’nin 1774’te Rusya ile imzaladığı Küçük Kaynarca Antlaşması, Kırım’a bağımsızlığın verilmesinin yanısıra Osmanlı’nın Kafkaslardaki hakimiyetini kaybetmesi demekti. Rus-Çerkes çatışması ilk olarak 1777 yılında yaşanmıştır ve bunu takip eden on yıllarda da devam etmiştir. Çerkeslerin 1822’de Kabardey’den, 1859’da Çeçenistan ile Dağıstan’dan ve 1864’te topraklarından tamamen sürülmesi ile son bulmuştur.

Başlarda sadece askeri bir harekat olarak başlayan bu işgal, ilerleyen zamanlarda daha önce Ruslar’ın Kırım ve Kazan’da da uyguladığına benzer bir yakıp yıkma politikasına dönüşmüştür. Müslüman halka uyguladıkları genel kıyımın yanında işgal ettikleri yerlere Rus vatandaşları yerleştirmişlerdir. Buna ‘kolonileştirme faaliyetleri’ denir. Askerle mücadele içinde olan Çerkes halkı, aynı zamanda gelen Rusların kötü tutumlarına maruz kalmıştır. Ancak bunlara karşın, Çerkesler mücadeleye devam etmişler ve diğer Kafkas halkları ile birleşerek ortak mücadele vermişlerdir. Başlarında Şeyh Mansur, Şeyh Şamil ve İmam Mansur gibi liderler bulunmuştur. Ancak yenilgeler sonucu Rusya Çerkeslere iki seçenek sunmuştur; ya kalıp Hrıstiyan olarak Ruslar adına savaşmak ya da her şeyini bırakıp Osmanlı’ya gitmek. Bu durumda Çerkesler zorunlu olarak her şeylerini bırakıp Osmanlı’ya göç etmişlerdir. 1864’te Rusya’nın Çeçenya’yı tamamen işgali neticesinde yüzbinlerce insan akın akın Anadolu’ya ve Balkanlar’a gelmişlerdir.

Rusya göçleri düzenlemek için 10 Mayıs 1862’de bir komisyon kurmuştur. Bu komisyon gidenlerin Balkanlara da yoğun bir şekilde yerleştiğini görünce politikasını değiştirmiş ve göçü durdurmuştur çünkü Rusya burada Tuna’dan Ege’ye kadar bir Bulgaristan kurmayı planlıyordur. Bu sebepten hareketle, Balkanlar’da Rusya Carlık orduları ile Bulgar ve Rus azınlıkları gelen göçmenler üzerinde baskı kurarak ikinci bir göç dalgası oluşturmuşlardır. Balkanlara gelen Çerkesler bu sefer de Anadolu’ya doğru yola çıkmak zorunda bırakılmışlardır. 1864’ten sonra göçler zamanla tamamen durmuştur. Bu tarihsel sürecin neticesinde Çerkeslerin %10 luk bir kısmı hariç hepsi yurtlarından sürülmüşlerdir. Bazı Çerkesler Kafkaslara geri dönmek istese de Rus Konsololuğu geri dönüşü kabul etmemiştir.

GÖÇMENLERİN ETNİK YAPISI VE ÇERKES KÜLTÜRÜ

Çerkesler sosyolojik anlamda bir Türk, bir Alman benzeri bir millet statüsünde değerlendirilemez. Çerkesler, 50’den fazla olan boylarına rağmen tam anlamı ile millet kavramını dolduramasa dahi etnik kültürleri olarak tanımlayabileceğimiz; kendilerinin insanlara karşı göstermiş oldukları davranışlar ve kendi kültürlerine olan bağlılıkları ile bir bütünlük arz eder.

M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren Kafkasya’yı gezip gören ve eserlerinde buradan bahseden Herodot, Hellenikus, F. Arrian, Strabon, Romalı Pliny gibi antik dönem Seyyah ve tarihçileri ile Ruslar, Gürcüler, Tatarlar ve Araplar, Kuzey Kafkasya’nın otokton (yerli) halkları için Kas, Kask, Kasog, Kasogi, Sirkas, Kerkes, Kerakes gibi isimler kullanmışlardır. Bu tanımlamalar, zamanla batı söylemi ile Cirkas, Cirkassi, Cirkasıyen ve nihayet Arapların kullandığı Serakise, Çerakise gibi ifadelerden hareketle ‘Çerkes’ sözcüğüne dönüşmüştür. Ayrıca pek çok kaynakta yer alan değişik verilere ek olarak, 1950’lerin sonu ve 60’ların başlarında Yeni Kafkas dergisinde çıkan bir makalede Çerkes kelimesi Adige kelimesiyle eşleştirilerek kelimenin Kabardey dilinde güneşe mensup olanlar ya da yüksekte olanlar manasına geldiği ifade edilmektedir.

Çerkesler Kuzey Kafkasya dağlarının otokton (var olduğundan beri orada yerleşik olan) halklarıdırlar. Çerkes, kimilerine göre Kafkaslar’dan gelen halkların tümüne verilen isimken, kimilerine göre Küçük Asya kökenli, kimilerine göre ise Arap yarımadasından göç eden bir topluluğun Grek kültürüyle temasından doğan bir halktır. Kafkasya’daki, hatta Kafkasya’dan göçen ve dil dışında ortak bir kültürü paylaşan halkların hepsi için ‘Çerkes’ kavramı kullanılmaktadır. Çerkes kimliği ne doğuya ne de batıya ait olduğunu iddia edebileceğimiz bir yapıya sahip değildir. Çünkü özü itibariyle Çerkes kimliği, kendi bulundukları coğrafyanın da etkisi neticesinde daha özel bir yapıya sahiptir.

SOSYAL YAŞAM, GELENEK VE GÖRENEKLER

Çerkesler kimliklerinin oluşumu için en önemli etkenlerden biri olan toplumsal yaşamı düzenleyen kurallar Şhapze, Adıge-Hapze ve Amısta Kebze olarak bilinir ve yazılı değillerdir. Sosyal ahlaki öğretiler bütünüdür. Bu öğretilerin uygulanışı aile ve toplumsal düzeyde düzeni sağlama amacındadır ve bu kuralların niteliklerini oluşturan, uygulanma kararını veren ‘Tamahata’ denilen bir grup vardır.

Çerkes kültüründe, sosyal düzenin temelinde yatan davranış saygıdır. Bunu konulmuş olan kuralların kökeninde görebilmek mümkündür. Bir ortama herhangi birinin girmesiyle ortamdaki herkesin ayağa kalkması, misafirlere gösterilen önem buna verilebilecek en temel örneklerdendir.  Kültürlerinin bir başka önemli hususu ise birlik ve beraberliği çok öğütlemesidir. Bunu Haluj gecelerinin düzenlenmesindeki amacı belirten bir Çerkes büyüğünün ifadesinden anlayabiliriz: ‘Yaptığımız halujları özel sepetlerine yerleştirdikten sonra sepetin üstünü, kenarları dişliği andıran bir görüntü oluşturan büyük bir haluj ile kapatırız. Bu halujun dişlileri, Kafkasya’dan göç ettirilen Çerkes boylarını, diğerleri ise Çerkes bireylerini temsil eder. Bunun sebebi, birbirimize sıkı sıkıya kenetlenelim.

AİLE VE AKRABALIK İLİŞKİLERİ

Çerkeslerde bireyin şekillenmesi ilk olarak aile içinde başlamaktadır. ‘Tamahata’ların varlığı ve geniş aile kültürü bütünleşir. Aile içi iletişimin asli kaynağı saygıdır. Aile reisinin kararları emir niteliğindedir. Erkeğin ailedeki bu otoritesi yaşı ilerledikçe artar ve kabilelerde de etkili olmaya baslar. Büyük ailede yönetim ‘ata-baba’dadır. Her iş ondan sorulur. Aileyi bir arada tutan, toparlayan odur. Kimse ona sormadan aileyi ilgilendiren önemli bir karar alamaz. Kıdemli olan erkek kendinden küçük erkek kardeşlerinin de kararlarına karışır ve de şef dediğimiz sıfata haiz olur. Hiyerarşi bozulmadan, Ata’nın ölümüyle yerine geçecek kişi yani yeni Ata belirlenir.

Ailede bir iş bölümü vardır. Ailede kadın; yeme-içme, ev temizliği, çamaşır, çocuk bakımı gibi ev içi işlerle uğraşır. Dışarıda yaptığı isler ise, inek ve koyunları sağmak, kümes hayvanlarına bakmaktır. Genç kızlar annelerine, erkekler ise babalarına yardım ederler. Erkekler bir taraftan da ev dışındaki islere bakarlar ve evi geçindirir. Ayrıca kadınlar da kocalarıyla savunmada görevli olabilirler. Gelinlerin statüsü aralarında en kötü olandır diyebiliriz. Gelinler aile büyükleriyle yemek yememe gibi çeşitli sert kurallara tabidirler. Halk arasında ‘Çerkesin kızı, Türk’ün kızı ol.’ deyişi buna istinaden ortaya çıkmıştır. Evlenen çocuklar ise evden ayrılsalar dahi ‘Ana Ev’ ya da ‘Büyük Ev’ dedikleri ailelerin bulundukları evle ilişkilerini koparmazlar.

EŞ SEÇME VE EVLİLİK

Gelenek ve yaşam biçimlerinde Türkiye’deki diğer toplumlardan daha geniş ve özgürdürler. Onlarda ‘söz kesilmez’; genç kız ve erkekler çevrelerinde ‘göz gezdirip’ en uygununu araştırırlar. Genel olarak Lazlardan, Türklerden veya Kürtlerden yaşca geç evlenirler;,25-30’lara kadar çıktığı görülür. Bunun nedeni ailedeki büyüklerin evlenmeden diğerlerinin evlenmemeleridir. Ayrıca Çerkes toplumunda kız kaçırma yaygındır ancak bu düğün yapılmayacak anlamına gelmez.

Eş seçme olayında çerkeslerin farklı bir geleneği vardır. Ksenlik adı verilen toplantılarda kızlar ve erkeklerin beraber bulunup birbirlerini tanıma imkanlarının olduğu flörtleşme evresi normal karşılanmakta ve bu şekilde daha sağlam evliliklerin var olduğu düşünülmektedir. Akraba evlilikleri ise tavsiye edilmez ve çok sık rastlanılan bir olay değildir.

GİYİM KUŞAM

‘Çerkeska’ adı verilen bir giysi giyerlerdi. Bu giysinin etekleri diz boyunu geçecek şekilde uzun ve geniştir, göğsünde ağaçtan yapılmış fişeklikler ve bunların gümüşten kapakları vardır. İçine açık tonda gömlek giyilir, kendi rengi ise çoğunlukla koyu tonda olur. Başlarına evde kadınlar tarafından elle yapılmış kalpak takarlardı. Bu giysilerinin üzerine keçi kılından dövülerek yapılmış yamçi adi verilen bir giysi takarlardı. Yaşamlarının önemli kısmı at üzerinde geçtiği için yamçinin uzun olmasına dikkat edilirdi. Yamçinin boydan boya açık olan önünde boyun kısmında gümüş bir tutturmalık bulunur. Ayaklara bazen diz boyunu aşan yumuşak deriden yapılmış altın ya da gümüş tokalarla bağlanabilen çizmeler giyilirdi. Belde ise üzerinde kılıç, yağdanlık, kama bulunan beli saran deri kemer bulunurdu. Kadınlar bellerine oturan kaftanlar giyerler başlarına da beyaz başörtüsü takarlardı. Bu giysiler zarafet ve asaleti ihtiva ederdi.

HALK OYUNLARI VE DANSLARI

Çerkes kültüründe dans; düğünlerde, bayramlarda, savaşlarda, evdeki şenliklerde, konuk ağırlama-uğurlamada, kış ve yaz gecelerinde, arkadaş toplantılarında günlük yaşamın bir parçasıdır. Bu danslarda toplumun bütün hareketleri bir arada görülebilir. Çerkesler halk oyunlarını çok severler, oyunları bilmeyen kişi yok gibidir. Halkın özelliklerini yansıtan önemli bir kültür ögesi olarak görülen oyunlar hemen hemen her toplantıda, bir araya gelişte oynanır. Mızıka veya akordeon eşliğinde oynanan oyunlarda, kızlar ve erkekler ayrı saflarda karşılıklı olarak ayakta durmak koşulu ile dizililer ve müziğe el vurarak tempo tutarlar.

DİL EĞİTİMİ VE EDEBİYAT

Çerkes topluluğunu oluşturan kabilelerin her biri farklı bir dil konuşmaktadır. Bu dillerin her biri Kafkas dilleri ailesini oluşturan dillerdendir. Çerkes toplulukları aralarındaki bu dil farklılığına karşın ortak sanat, edebiyat ürünleri yaratabilmekteydi. Bunda etkili olan en önemli şey sanatın yaşamlarının vazgeçilmez bir parçası oluşuydu. Ortaya çıkan sanat ürünleri ise birbirine yakın olan topluluklar tarafından hem paylaşılmakta hem de kendilerine özgü olan şeyler eklenerek zenginleştirilmekteydi.

Zengin kaynaklara sahip Çerkes edebiyatının asıl gelişimi, Sovyet devriminden sonraki yıllara rastlamaktadır. Bağımsız ve özerk bir yapıya kavuşan Cumhuriyetler kendi dillerinde okuyup yazmaya başlayınca kendi ulusal edebiyatlarını yaratmaya başladılar ve bunun ürünleri kısa sürede ortaya çıktı. Edebiyat ve dil ile ilgili çalışmalar günümüzde halen devam etmektedir.

İNANÇ SİSTEMLERİ

Çerkesler 3 büyük dini de yaşamış olan bir halktır. Bu süreçlerin öncesinde de çok tanrılı dinlerin aralarında var olduğu bilinmektedir. Tavernie (1605-1689)’nin: “aslında bu halklar ne Hristiyan ne de Müslümandırlar. Din onlar için zaman zaman coşku ve törenle yaptıkları birkaç ayinden ibarettir” ifadesi doğrultusunda aslında ilk dönemlerde Adıge toplumunda hem Hıristiyanlığın hem de İslam’ın önemli bir yer tutmadığı söylenebilir.

İslamiyet’in ise 647 senesinde Güney Kafkasya’ya, oradan da Dağıstan’a sirayet ederek 800 yılına kadar bu bölgeye ve Çeçenistan’a yerleştiği görülür. Batı Kafkasya’ya Kırım’dan giren İslam dininin Terek nehrine kadar yayılarak, doğudan gelen İslam akımıyla birleştiği kaydedilir. Kafkas toplumlarından Kabardeyler’in 16. yüzyılda, Abhazların ise 18. yüzyılın başlarından itibaren İslam’ı kabul ettikleri görülmektedir.

İslamiyet’in sunduğu hayat tarzını yaşamaya çalışan Çerkeslerin, ibadetlerin yerine getirilmesi noktasında hassasiyet göstermediklerini ifade edilebilir. Diğer taraftan Çerkeslerin, Müslümanlığın bireyin hal ve hareketlerinin kontrol edilmesini sağlayan ve toplumun yapısını dizayn eden ahlaki emirlerin yerine getirilmesinde titiz davrandıklarını söyleyebiliriz. Kafkasyalıların toplumsal varlıklarının sebebi olarak gördükleri örf ve adetlerinin işlevsel özelliklerinin, İslam dininin ahlak kuralları ile örtüşmesi, Çerkeslerde ahlaki boyutun ne derece önemli yer tuttuğunu göstermektedir.

MİTOLOJİ

Nart Destanları, Kuzey Kafkasya’nın otokhton halklarından olan Çerkeslerin binlerce yıldan bu yana ürettikleri ulusal destanların bütününün adıdır. Nartlar, Adige, Abazin, Oset, Çeçen, Abhaz ve diğer Kuzey Kafkas otokhton boylarının ortak malıdır. Nart metinlerinde, anaerkil temelden başlayarak feodalizmin ortaya çıkmasına dek geçen dönemden kalma izleri ve akraba ilişkilerinin açıkça anlatıldığı çeşitli toplumsal ilişkiler betimlenmektedir.

GÖÇMENLERİN YAŞADIĞI SIKINTILAR

1829 Edirne Anlaşması ile Kafkasya’daki Osmanlı hakimiyeti büyük oranda sona ermiş, yalnızca Batum olan Acaristan kalmıştır. Büyük toprak kayıpları sonrası yaşanan göçlerin sebeplerine baktığımızda karşımıza 3 önemli olay çıkmaktadır: Kırım Savaşı, Şeyh Şamil Olayı ve 93 Harbi.

Kırım savaşı süresince Rusların şiddetine maruz kalan halk ya ailece katledilmiş ya da Karadeniz sahillerine sığınmıştır. Bu göç hareketliliğinin en yoğun yaşandığı zaman ise Şeyh Şamil’in yönettiği askeri birliğin mağlup olması sonrasında yaşanan 1864 Büyük Çerkes Sürgünü’dür. Göçmenlerin çoğu deniz yoluyla Osmanlı’ya sığınmak durumunda kalmıştır. Bu nedenle Karadeniz göçmenlerin sevk ve iskanında ayrı bir öneme sahiptir. Özellikle Samsun intikal bölgesi olarak kullanıldığı için geçici iskana tabi tutulan göçmenlerin barınma, beslenme, giyim, ısınma başta olmak üzere ihtiyaçlarının  karşılanmasında öncelikli şehirlerden olmuştur. Bazı göçmenler ise Samsun’da kısa süre barındırıldıktan sonra Rumeli’deki akrabalarının yanına sevkedilmiştir.

Göçmenlerin sevk ve iskanlarında yaşanan sıkıntıları ele aldığımızda öncelikle karşımıza 3 büyük sıkıntı çıkmaktadır: deniz kazaları, kötü beslenme ve salgın hastalıklar. Göç sırasında Osmanlı’ya ulaşım yolu olarak deniz yolunu tercih etmek zorunda kalan göçmenler yer kısıtlılığı ve dolandırıcılık gibi sıkıntılarla karşılaşmıştır. Özellikle kendi araçlarıyla para karşılığı göçmen taşıyan tekne sahipleri, göçmenleri pek çok kez dolandırıp soydukları ya da hasta olan göçmenleri denize attıkları bildirilmiştir. Uygun olmayan tekne, sandal gibi araçların sevkte kullanılması ve kapasitelerinin üzerinde taşımacılık nedeniyle deniz kazaları meydana gelmiştir.. Deniz yolculuğu süresince ve sonrasında kötü beslenme koşulları ve salgın hastalıklar diğer sıkıntıların başında gelmiştir. Osmanlı limanına gelen Çerkeslerin çoğu tifo ve çiçek hastalığının pençesinde yer alırken  geçici barınma mevkilerinin bataklıklara yakın olması sıtmanın göç sonrası göçmenler arasında yayılmaya başlamıştır. Başı çeken bu üç sorun nedeniyle göçmenlerin %25’i hayatını kaybetmiştir. Göçmenlerin az bir kısmı kalıcı iskân bölgelerine ulaşmış; çoğu bekleme kamplarında, iskelelerde ve yolda çeşitli sebeplerden ölmüştür. 1861’de kış mevsiminde göç etmek zorunda kalanlar için mevsim şartları da ek sorun teşkil etmiştir.

Osmanlı Devleti, göç eden muhacirlerden geri dönmemeleri veya göçmenler üzerinede Rusya’nın herhangi bir hak iddiasında bulunmaması için güvenceler istemiştir. Bunun üzerine Rusya, muhacirleden Osmanlı’ya göçtükten sonra tekrar avdet etmeyeceklerine dair bir belge aldığını bildirmiştir. Böylece Osmanlı’ya göç etmek isteyenlere müsaade etmiştir. Bunun dışında muhacirlere Osmanlı vatandaşı olma şartı da getirilmiştir. Rusya ise şart olarak göçmenlerin Rusya sınırına yakın yerlere yerleştirilmemelerini istemiştir. 1860 yılında Muhacirin Komisyonu kurulmuş ve göçmenlerin Osmanlı topraklarına yerleştirilmesinde İskân-ı Muhacirin (Göçmen Yerleştirme Şubesi) birimi etkin rol oynamıştır. Osmanlı Devleti’nin değeşen iskân politikası ile birlikte Tanzimat’a kadar devlet mülkünde olan arazilerin mülkiyeti tebâya verilmiştir. Bu nedenle göçmenler devlet arazilerine veya tebâ tarafından işlenmeyen boş arazilere yerleştirilmiştir. Netice olarak Osmanlı Devleti göçmenlerin iskanında siyasi güçlerin etkisiyle ve devletin iskân politikası nedeniyle dar ve sınırlı kriterler uygulamıştır.

Muhacirlerin iskân sırasında karşılaştıkları ilk sorun uygun arazi bulunmasında yaşanmıştır. Devlet göçmenleri iskân olarak kendi seçtiği ve koşullara istinaden mecbur kaldığı yerlere yerleştirmiştir. Gerekli hallerde iskana uygun yerlerin seçilmesinde göçmen ailelerin ileri gelenlerini görevlendirmiştir. Yaygın olmamakla birlikte Osmanlı Devleti tarafından görevlendirilen yetkililerin ihmalleri de olmuştur. Ücretli çalışmalarına rağmen aksilikler olmuş, kayıtlar gecikmiş ve iskân problemleri çıkmıştır. Kalıcı iskân bölgelerine sevk edilemeyen göçmenlerin temel ihtiyaçlarının karşılanmasında zorluklar yaşanmıştır. 1864’te Tarabzon, Samsun, Sinop’a geçici yerleştirilmiş olan göçmenlerin giyim ihtiyaçları tam olarak karşılanamadığı için askeri depolarda bulunan eski ve kullanılmayan elbiseler verilmiştir.

Fakir muhacirler temelde iki büyük sorun ile karşılaşmışlardır. Birincisi, ileri gelen soylu Çerkeslerin kendilerie karşı baskılayıcı ve soygunculuğa varan hareketlere maruziyetdir. Örneğin, soyluların hükümet tarafından dağıtılan yiyecek ve giyeceklere keyfi olarak el koyması ve bunları diledikleri şekilde kullanmasıdır. Bu haksız muameleye karşı çıkanları ise darp ediyor, hatta öldürüyorlardı. İkinci temel sıkıntı ise bölgeye gönderilen resmi görevlilerin yolsuzlığa karışmasıydı. Trabzon’da bulunan ve hasta göçmenlere yardım için gönderilen hekimlerin, görevlerini kötüye kullanmak suretiyle gönderilen ilaçların bir kısmına el koyduğu, bunları başka eczacılara sattığı ve yerel yöneticilerin de bu duruma sessiz kaldığı raporlanmıştır. Bu hadiselerden ötürü bölgeye yabancı hekim ve yardımcılarından oluşan bir komisyon göndermek durumunda kalınmıştır; Fransız asıllı Dr. Fauvel ve İtalyan asıllı Dr. Barozzi görevlendirilmiştir.

Çerkesler, devletin çeşitli kademelerinde -bilhassa memurluk gibi- görev alarak koşullarının iyileştirilmesini istemişlerdir. Devlet ise sosyal adaptasyonlarını başarılı şekilde gerçekleştiren toplulukların iskân ettikleri yerlerde geçimlerini rahatça sürdürmelerini sağlamaları için tayinat ya da bir çift öküz, saban, araba gibi ziraii yardımlar yapmıştır. Bu şekilde toprağa dayalı vergi düzeninin sağlıklı bir şekilde işlemesini arzu etmiştir. Diğer yandan göçmenler genelde amelelik, hamallık, odun yarmacılığı gibi işlerde çalıştırılmıştır. Ancak aynı işlerde çalışan yerli halka nispetle göçmenlere daha az ücret verilmesi onlara ucuz iş gücü gözüyle bakılmasına ve emek sömürüsünün yaşanmasına yol açmıştır. Şehir yaşantısına etki eden bu durum Anadolu’nun pek çok köşesinde geçerli olmuştur denilebilir.

Önemli başka bir sorun ise dildir. Çerkeslerin kısa sürede Türkçeyi öğrenmeleri istenmiştir. Ancak özellikle kırsal kesime yerleşen ve toplu halde bulunan Çerkes toplulukları dışa kapalı ve korumacı yaşamaları buna engel teşkil etmiştir.. Bunun üzerine hükümet Çerkeslerin yoğun yaşadıkları yerlede Rüştüye açılmasını planlamış ve çalışmalar yapmıştır. Ayrıca dil problemini çözmek için bazı camilere ve mescidlere görevliler atanmış, kaza ve kasaba idarecilerini bunlardan belirlemiştir.

Kafkasya’nın otoktan halklarının gelenek ve kültürleri dışarıdan birbirlerine benzer görünse de farklılıkları ihtiva eder. ‘Adat’ adı verilen sözlü halk töresi, Anadolu toplum dinamiklerine yakın bir toplumsal hayat tarzı olarak ortaya koysa da Çerkeslerdeki ‘xabze (habze)’ adında sözlü bir yaşamsal kurallar bütünü bulunmaktadır. Toplum içerisinde sınıflandırmaların bulunduğu Feodal Çerkes toplumu, kendi yaşam biçimi olarak gördüğü habzeyi yaşamı boyunca esas tutmaya çalışmıştır. Aynı dönemdeki Osmanlı halkı, 800 yıllık Türk-İslam toplumu olmaklığın oturmuş kültürel yaşantısı ile Çerkes toplumundan ayrışmaktadır. Bu farklılıklar tebâ tarafından hoş görülmemiş, bazı sıkıntılar oluşturmuş ve bu Çerkeslerin Anadolu toplumsal yaşamına adapte olmasını gecikmiştir.

20. yy. öncesi Çerkes toplumunda beş sınıf ortaya çıkmıştır. Bunlar Pensler, Soylular, Özgür Köleler, Yarım Bağlı Köleler ve Kölelerdir. Yarım bağlı köleler ve köleler toplumun en altında yer alan sınıflardır. Yarım bağlı köylülerin her şeyleri Pens ve Soylulara aittir ve bu aidet miras yoluyla başka bir soyluya ya da pense kalabilmektedir. Köleler ise genellikle savaş esirlerinden oluşuyor ve her türlü angarya işlerde kullanılmaktadır. Osmanlı Devleti, Abdulmecid tahta iken 1847’de köleliği kaldırmıştır. Köle ticareti Osmanlı’da resmen yasaklanmasına karşın 1850’ler ve 60’lar boyunca özellikle beyaz köle ticaretinde herhangi bir gerileme yaşanmamıştır. Osmanlı istemeyerekte olsa köle ticareti girişimlerini engelleme eğilimi göstermiştir. Gönülsüz olmasının sebebi, söz konusu ticaretin çok büyük ekonomik faaliyet haline gelmesi ve toplumun her kesimince yapılmasıdır. Ancak Avrupa’da köleliğe karşı ortaya çıkan tepkiler ve siyasi baskılar bu engellemelerde etkili olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ilk zamanlar aslında köle ticaretinin devamından yana tavır koymuş ve ilgili makamlara bildirerek artık evlerde gizli olarak yapılması için gerekli tedbirlerin alınmasını resmi makamlarca istemiştir. Ancak 1860’ların sonlarından itibaren söz konusu eylemi yasaklamak ya da kısıtlamak konusunda ciddi adımlar atmaya başlamıştır. 1890 yıllarındaki bir belgede Kafkas göçmenlerinin esir tüccarlarının eline düşmesine engel olmak için, İstanbul’a uğramadan doğrudan iskân için kararlaştırılmış yerlere gönderilmesi ve gerekli harcamaların Osmanlı Bankası tarafından karşılanması belirtilmiştir. Buna karşın Çerkeslerin göç sonrası dönemde Kafkasya’dan getirdikleri köle ve cariyelerini satmalarının yanı sıra kendi akraba ve çocuklarını da sattıkları görülmektedir.

Sonuç olarak hem Osmanlı’nın hem de Rusya’nın teşviki ile gerçekleşen göçler sırasında devletler kendilerine yüklenen sorumluluğu yerine getirmeye çalışmışlar. Kitleler kendi başlarına buyruk olarak göç etmemişler. Bunun neticesinde Osmanlı topraklarına gelen muhacirler biraz olsun yaşama umutlarını koruyabilmişlerdir. Osmanlı, göçmenlerin en azından hayatta kalmalarını sağlayacak miktarda binaların inşasına, maaş ve tayinat tedariklerine önem vermiştir. Ayrıca göçten uzun yıllar sonrada tedbir ve yardımlarını muhacirlerden esirgememiştir. Onları yüz üstü bırakmamış ve asgari seviyede de olsa onlara geçim standardı sağlamaya çalışmıştır.

GÖÇMENLERİN ENTEGRASYON SÜRECİ

Kafkasya’dan Anadolu’ya göçün asıl önemli nedeni Ruslar’ın Kafkaslara doğru yayılmacı bir politika izlemeleridir. Bunun yanında Müslüman halk arasında Osmanli topraklarına göç etmeyi gönüllü olarak isteyenler de bir hayli fazladır. Onlar kafir bir memlekette yaşamın olamayacağını, bu yüzden halifenin memleketine göç etmenin uygun olacağını düşünmektedirler.

Deniz yoluyla İstanbul, Trabzon, Samsun, Sinop, Rize’ye iskanları gerçekleştirilmiştir. Amasya, Konya, Sivas, Ankara, Kastamonu, Bursa, Adana, Eskişehir gibi yerler iskan için ilk düşünülen yerlerdir. Çünkü buralarda geniş arazi parçalarının göçmen yerleştirilmesine elverişli olduğu tespit edilmiştir. Bu yerlerde yığılma olduğundan Diyarbakır ve Şanlıurfa’ya da yönlendirilmiştir.

Osmanlı, göçmenleri miri çiftliklerine, boş arazilere ve zamanında terk edilmiş yerleşkelere iskan etmek suretiyle ziraate elverişli yerlerin tarıma açılmasını ve bayındır hale gelmesine çalışmıştır. Fırat nehri kenarında ve civarında harap olmuş yerlerin elverişli hale getirilmesi ve ziraate açılması için bu bölgede haneler inşa edilmiş ve muhacirler buraya iskan edilmiştir. Ayrıca devlet bu bölgede Anema ve Şhamalar gibi güneyden gelen yıkıcı aşiretlere karşı bir set çekmek için göçebe aşiretlerini yerleşik hayata geçmeye zorlamış ve böylece Bağdat vilayetinin güvenliğini sağlamayı amaçlamıştır.

Daimi iskan mahallelerine sevk edilen muhacirlerin yol masrafları ile yolculukları süresince ihtiyaç duydukları tayinat bedelleri devlet bütçesinden karşılanmıştır. Samsun göçmenler açısından büyük bir öneme sahip olmuş, gelen göçmenlerin bir kısmı geçici bir kısmı ise kalıcı olarak burada iskan edilmiştir. Samsun aynı zamnda geçiş noktası görevi görmüştür. Osmanlı’ya geçici süreliğine gelip sonrasında kendi vatanlarına dönmek isteyen göçmenler de Samsun’da kısa sure barınmışlardır. Kırım Tatarları, yerleştirildikleri yerlerin dağlık ve engebeli olması nedeniyle, Çarşamba ve Terme bölgelerine uyum sağlayamamış ve daha sonra Ladik taraflarında Akpınar dağının eteklerine iskan etmişlerdir. İskan edildikleri yerler (Rumeli’de): Edirne, Selanik, Tekfurdağı, Vidin ve Varnadır.

Osmanlı Devleti ‘İskân Politikası’ nedeniyle, önceleri Karadeniz sahillerine yakın olan Anadolu ve Rumeli sancaklarına, Ege ve Akdeniz limanlarına, Konya ve Sivas gibi arazisi geniş bölgelere yerleştirilmişlerdir. Böylece Osmanlı İskân Politikasının temel hedeflerinden en önemlisi ortaya çıkmıştır. Bu hedef türlü sebeplerle nüfusu azalan, geniş, ormanlık ve verimli devlet arazilerinin göçler sonucunda tekrar şenlendirilmesi, devlet otoritesinin buralarda güçlendirilmesi ve hazineye gelir getirmesidir.

Muhacirin İskan Talimatnamesi, Osmanlı’nın göçmenleri yerleştirmede uyguladığı hususları ihtiva içermektedir. Devlete ait araziler, ahalinin kullanımından alınarak muhacirlere verilmiş. Bu arazilerin dışındaki ahaliye ait arazilere ise müdahale edilmemiştir. Böylece ahali ve muhacirler mağdur edilmemiştir. Muhacirler iskan edilirken özellikle gayri müslimlerle sorun yaşamamaları için gayrmüslimlerden uzak yerlere iskan edilmesine dikkat edilmiştir. Yerleştirme işleri yapılırken hem bu köylerin kadim ahalisinin hem de bu köylere iskanları düşünülen muhacirlerin rızaları alınmıştır. Muhacirler memleketlerindeki emlak ve eşyalarını satarak gelmişlerdir. Bu nedenle bazılarının durumları iyi idi ve bunlara devlet tarafından yardım edilmemiştir. Ancak yardıma muhtaç olan çocuk, dul, yaşlı, kimsesiz, hasta ve sakat olanların ihtiyaçlarının bir kısımı hazineden karşılanmıştır. İlerleyen zamanlarda ise öşür vergisi ihtiyaç sahiplerine ayrılmıştır.

Osmanlı Hükümeti göçmenlerin iskan yerlerini belirlerken onların taleplerini aldığı gibi yer değiştirme isteklerini de dikkate almıştır.  Ayrıca muhacirlerin göçleri sırasında silah, mal ve eşyalarına el koyan Rusya’ya yazı yazmış ve bu durumu çözmüştür..

Kafkasya’da yaşayan Çerkeslerin feodal bir yapısı vardı. Herhangi bir tehlike durumunda eli silah tutan herkes ortak düşmana karşı mücadele ederdi fakat Osmanlı’da sadece askerler silah kullanırdı. Bu durum ahali ile muhacirler arasında sıkıntıya neden olmuştur. Ayrıca göçmenlerin silah taşımalarının yanı sıra, silah ithal ederek satmaları başka bir sıkıntı oluşturmuştur. Hükümet bu kapsamda göçmenlerin silahla dolaşmalarının yasaklanması, kabile üyelerinden birinin gruba kefil olma zorunluluğu ve işlenen suçun tespit edilmesi halinde hapis ve sürgün uygulanması gibi tedbirler almıştır.

Çerkeslerde kölelik vardır. Bir kişi köle doğmuşsa köle olarak ölürdü. Bu durum iskanda sıkıntılara neden oldu. Hükümet ilk başta kölelik konusunda sessiz kaldı. Daha sonra Çerkes muhacirlerinden bazıları köle ve cariyeleri ile aynı yere yerleştirilmediklerinden dolayı sıkıntı çıkmıştır. Osmanlı Devleti, Çerkeslerdeki bu kölelik durumunu kaldırmak için hamleler yapmuş ve 1909 yılında Hükümet köleliği resmen kaldırdı. Ama köle ve köle soyundan gelenler günümüzde dahi hala bilinirler. Yani kölelik resmen kalkmış olmasına rağmen, Çerkesler içinde, resmiyetin dışında kendisini hala koruduğunu açıkça ifade edebililiriz.

Türk-İslam toplumu, o zamanlar Anadolu’daki 800. yılını doldurmuştu ve köklü bir sosyal yaşam görüntüsü veriyordu. Bilhassa Sünni yapının egemen olduğu bu yapıya baktığımızda, eğer kırsal hayattaki gerçekliğin getirdiği farklı tabloyu bir kenara bırakırsak, şehir yaşantısında göreceğimiz kadın-erkek ilişkisi, sosyal yaşam penceresinden ‘haremlik-selamlık’ şeklinde görülmektedir. 19. yy Osmanlı şehrinde sosyal hayatta kadının yeri oldukça sınırlıdır ve genellikle erkek merkezli olarak tasarlanmıştır. Kadın, toplumdaki erkek figürünün ancak tamamlayıcı bir unsurudur. Çerkes toplumunda ise erkek ve kadın toplumun önemli ve birbirinden bağımsız bireyleridir. Çerkes evlerinde daima en büyüğün sözü geçer. Bu kişi erkekse dede, kadınsa ninedir. Dolayısıyla Türk-İslam toplumlarında erkeğe verilen ekstra öneme benzer bir durum söz konusu değildir. Kadın ve erkek bir araya gelebilir, genç kız ve delikanlılar sohbet edebilir, birlikte dans edip oyun oynayabilir ve evli kadınlar yabancı misafirleri ağırlayabilirlerdi. Hatta “Bir Çerkes kadın için birlikte görüldüğünde utanç sayılacak tek kişi kendi kocasıydı” der Grigoriantz.Gençlerin bir araya gelmeleri, bu açıdan oldukça normal karşılanırdı. Hiçbir aile böyle hallerden iffetle ilgili kuşku duymazdı.

Kırım Tatarları, Anadolu Türkçesine neredeyse birebir benzeyen dilleriyle ve Anadolu Türkleriyle neredeyse aynı olan adetleriyle sosyal hayat anlamında çok az sorun yaşamışlardır. Ancak Çerkeslerin çoğunluğu, Kırım Tatarları gibi tarım üreticiliğinden uzak olmalarının yanısıra Anadolu’nun dil ve adetlerine de oldukça yabancıydılar. Bu sebeple Batı Anadolu’da verimli topraklara sahip olan Çerkeslerin dışında kalan büyük bir kısım, yaşamlarını sürdürebilmek için yağmacılığa meyil etmek zorunda kalmış ve çevresindeki yerleşik ahali ile uyumlu hale gelmeleri için Tatarlara kıyasla daha fazla süre geçmesi gerekmekteydi.

Çerkes Sürgünü’nün başlamasından itibaren Osmanlı Devleti içsel dinamiklerini göçmenleri karşılama ve yerleştirme üzerine odaklamıştır. Birçok neden Osmanlı’nın göçmen kabul etmesini olumlu  kılmıştır. Savaşacak askere ihtiyaç duyulması, harap arazilerin ıslah edilip tarıma açılarak ekonomiye katkı sağlanması ve Çerkes halkı özelinde savaşçı bir toplumu özellikle Anadolu’da cereyan eden olayları önlemek amacıyla tampon olarak yerleştirme imkanı sağlaması en geçerli nedenlerdir. Osmanlı Devleti Kafkas göçmenlerine karşı yapıcı ve kucaklayıcı yaklaşımı devlet politikası açısından süreklilik arz etmiştir.Bu kucaklayıcı yaklaşımı somutlaştırmak gerekirse; Anadolu’ya ayak basan Çerkeslerden yaşlı, kadın ve çocukların  iskan yerlerine giderken zorluk ve sefalet çekmemeleri için kendilerinin ve eşyalarının arabalarla taşınması, bu masrafların devletçe karşılanması, sevk işlemlerinin kontrolü, asayişi ve işleyişinin sağlanması için özel memurların atanması benzeri hususlar 13 Eylül 1859 tarihli resmi belgelerde görülmektedir. Gelen göçmenler daha ilk etapta misafir gibi karşılanmış ve maddi imkanlar elverdiğince sorunlar çözümlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca şunu belirtmek gerekir ki büyük asayiş sorunları haricinde Osmanlı, Çerkes göçmenlere karşı zor kullanma yolunu hemen her durumda en son çare olarak seçmiş ve genel olarak onları ikna yolunu tercih etmiştir. Örneğin Kütahya bölgesine iskanı karara bağlanan göçmenlerden 130 hanelik bir grubun bölgeden izinsiz ayrılarak Kafkasya’ya dönmek üzere Sivas’a doğru yola çıkmalarına mukabil Osmanlı Sadareti, göçmenlerin ‘hüsn-i iknalarını’ güzergahları üzerindeki vali ve mutasarrıflara emretmiştir.

İskan sonrası yaşanan problemlerde, devletin kendi tebâsıyla göçmenler arasında ayrım yapmadığı ve hatta göçmenler lehine kararlar aldığı görülmüştür. Göçmenlerin yerli aşiretlerle yaşadığı asayiş sorunlarında devletin göçmenlerin mallarını garanti altına aldığı hükümetin mutasarrıflara gönderdiği yazılarda görülmektedir. Mutlak iskan bölgelerine yerleşmemiş Çerkesler için devlet barınmalarını sağlamak amacıyla kira yardımı yapmış; yiyecek, giyecek ve yakacak temin etmiştir. Ayrıca Sadrazam Mehmed Ferid Paşa’nın başında olduğu tüm nazaretin imzalarıyla göçmenlerin ihtiyaçlarının karşılanması; ev, okul ve camilerinin yapılması; okullarda ziraat ilmi okutulması; sütlerinin, çift hayvanlarının ve  tohumlarının  verilmesi  ile  göçmenlerin masraflarının karşılanması amacıyla piyango idaresi kurulması karara bağlanmıştır .Yerli halk da genel olarak devlet politikasına uygun şekilde göçmenlere misafirperver yaklaşmış ve hane yapımlarına, çift aletleri teminine yardımcı olmuştur. Örnek vermek gerekirse; 4 Ocak 1865’te Karesi Sancağı’nda iskan edilen Çerkeslere halk tarafından   yapılan yardımlar idari amir tarafından Muhacirin Komisyonu’na rapor edilmiş ve Takvim-i Vekayi’de ilan edilmeleri sağlanmıştır.

Çerkes göçmenler, Osmanlı Devletinin mali durumu tarihinin en kötü dönemindeyken Anadolu’yu yeni bir yurt haline getirmiştir. Bu süreç oldukça sancılı geçmiş, iskan politikasının uygulaması maddi imkansızlıklar nedeniyle çokça sekteye uğramış fakat nihayetinde devletin çabasında ısrarı ile belirli bir seviyeye ulaşmıştır. Devlet ve halkın yardımları yanı sıra Osmanlı şehzadeleri Murad Efendi, Burhaneddin Efendi, Reşad Efendi ve Nureddin Efendi toplam 35.000 kuruşu Sadaret aracılığıyla Muhacirin Komisyonu’na iletmişlerdir. Devlet ricalinden halka kadar herkesin elini taşın altına koymasıyla Osmanlı Devleti, Müslüman Çerkesleri de bünyesine katarak Sultan Abdülaziz zamanında fikri olarak ortaya çıkan “Panislamizm” politikasını uygulamaya koymuştur.

Osmanlı, imkansızlıklar içinde de olsa Çerkeslerin sorunlarına çözüm olmaya çalışmış bir devlet profili çizmiştir. Gerek Panislamizm politikası için Müslüman nüfusa ihtiyaç duyulması, gerek ordu için yeni güce olan ihtiyaç, gerek zirai ve ekonomik amaçlar, gerek de asayişi sağlamak için tampon bölgeler oluşturma gibi nedenlerle Çerkesler hoş karşılanmış ve ihtiyaçlarıyla ilgilenilmiştir. Burada ortaya çıkan büyük yetersizlikler, devletin o dönem itibariyle Avrupa’ya borçlu olması ve yeni borç alamıyor olmasındandır.

KAYNAKÇA

  1. KANAT, Sedat. Osmanlı Devleti’ne Yapılan 1864 Kafkas Göçü, 2011.
  2. ÖZKİRAZ, Ahmet; ÇETİN, Mehmet. 1864 Çerkes Sürgünü Sonrası Anadolu’da Çerkes İskanı ve Osmanlı Devleti’nin Göçmenlere Karşı Politik Tutumu, Sayfa 12-14, 2015.
  3. Bİ, Mahmut. XIX.Yüzyılda Kocaeli Vilayetine İskan Edilen Kafkas Göçmenleri.
  4. KANAT, Sedat. Osmanlı Devleti’ne Yapılan 1864 Kafkas Göçü, Sayfa 24-33.
  5. İPEK, Nedim. Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Sayfa 101-105.
  6. YILMAZ, Özgür. 1864 Kafkas Göçü Hakkında Bir Rapor, Sayfa 134- 137.
  7. ÇUREY, Ali. Sözcüklerin Tanıklığında Çerkes Tarihi, Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul, 2003.
  8. ATASOY, İlyas. Türkiye Çerkeslerinin Siyasi Tarihi ve Sosyo-Kültürel Yapısı, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı, Yükses Lisans Tezi, Isparta, 2014.
  9. KSENÖPHÖN, Lucius Flavius Arrianus. Çev.: Murat Arslan, Odin Yayınları, İstanbul, 2007.
  10. KOÇKAR M, Tekin. Kafkas Halk Dansları, Şamil Eğitim Kültür Yayınları, İstanbul, 1979.
  11. DEMİRTAŞ, Mehmet. 19.Yüzyılın 2. Yarısında Osmanlı’ya Gelen Göçmenlerin Sevk ve İskanlarının Karadeniz Limanlarının Önemi ve Göçmenlerin Yaşadıkları Sıkıntılar.
  12. KARATAŞ, Ömer. 19.Yüzyılda Kafkas Muhacirlerini İskanı, Türk Dünyaları İnceleme Dergisi, Kış 2012, sayfa 355-388.
  13. KALKAN, Mert. Rus-Kafkas Savaşı Sonrası Anadolu’ya Gelen Göçmenlerin Şehir Yaşantısına Etkisi.
  14. ÖZKİRAZ, Ahmet; ÇETİN, Mehmet. 1864 Çerkes Sürgünü Sonrası Anadolu’da Çerkes İskanı ve Osmanlı Devleti’nin Göçmenlere Karşı Tutumu, Tesam Akademisi Dergisi, Temmuz 2015.
  15. SATIŞ, İhsan.  Kırım Savaşından Sonra Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler ve Şanlıurfa Yöresine İskanlar.Türk Dünyaları İnceleme Dergisi, Yaz 2012, Sayfa517-531.

Bir cevap yazın

Sonrakine geç: TANZİMAT