KLONLAMA VE KÖK HÜCRE

BİYOETİK İKİLEMLER ÇALIŞMA GRUBU

· 29 min read >

YAZARLAR

1 Sena Nur KEKEÇ*

2 Burçin AKBULUT

2 Ayşenur ERDAL

3 Hatice Nur ÖZGÜÇ

  1. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
  2. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
  3. Ufuk Üniversitesi PDR

*İletişim: sena.nur.kekec21@gmail.com

KLON NESİLLER MÜMKÜN MÜ?

Klonlama insanlığın geleceğini derinden etkileyebilecek en önemli gelişmelerden ve dolayısıyla da en çok tartışılan konulardan biridir. Klonlama yaratma merakı ile ortaya çıkan, insanın kendini aşması için kendi kimliğine meydan okumasıdır. Bir yaratığın tüm genetik hazinesinin aktarılarak genetik olarak aynı ama “yeni” yaratıklar üretme gayesinden tedavi amaçlı kök hücre tedavilerine kadar geniş bir spektrumu bulanan klonlama ve kök hücre konusu; ülkelerin ve uluslararası kurumların mevcut uygulamaları, hukuki durum, etik sorunlar ve dinlerin konu hakkındaki görüşleri ile derlendi. 

KLONLAMANIN TARİHÇESİ

Yunanca “aynı kökten yeni dallar üretmek” anlamına gelen klon kelimesi ilk defa 1903’te Webber tarafından kullanılmıştır. O zamanlardaki kullanımıyla tek bir atadan eşeysiz üreyen canlıların oluşturduğu koloniler anlamına gelmektedir. Klonlama bugünkü anlamıyla; DNA parçalarının, genlerin, hücrelerin ya da bireylerin orijinalinin aynısının üretimi anlamına gelmektedir. Klonlama, üreme amaçlı ve tedavi amaçlı olmak üzere iki farklı amaç için yapılmaktadır.

Kök hücre ve klonlama çalışmalarının öncüsü olarak düşünülebilecek indüklemeyi Hans Speamann keşfetmiş ve bu keşfinden dolayı 1935 yılında Nobel Ödülü almıştır. Uzun bir sürenin ardından 1952 yılında R. Briggs ve T. King bir iribaş klonlayarak ilk defa bir canlı klonlanmasını sağlamışlardır. Ayrıca nükleus transfer yöntemini kullanarak çok hücreli canlı klonlamada kullanılan deneylerin ilk örneğini yapmışlardır. 1970 yılında aynı deneyi John Gurdon yapmış, kurbağa klonlamayı başarmış ancak klon yavrular iribaş haline kadar yaşayabilmişlerdir. Deneyinde tamamen farklılaşmış yetişkin bağırsak hücrelerinin nükleusunu kullanmıştır. Bundan 13 yıl sonra James Mc Grath ve Davor Solter nükleus transfer yöntemini farelerde kullanmışlardır. Bu deney ile daha önce kurbağa gibi amfibilerde denenmiş olan nükleus transfer deneyleri ilk defa memelilerde denenmiştir.

1986 yılına gelindiğinde Steen Willadsen 8 blastomerli koyun embriyosundan aldığı nükleusu alıcı olarak zigot değil oosit kullanmıştır. Sonrasında yaşayan bir kuzu klonladığını açıklamıştır. Willadsen’in başarısındaki fark farklılaşmanın ileri aşamasındaki hücrelerden klon üretmiş olmasıdır. Daha sonra inek, domuz ve keçi gibi memeli hayvanları da kullanmıştır. Hemen sonra 1987’de Neal First, Randal Prather ve Willard Eyestone sığır üretmek için erken embriyonik hücreleri nükleus transfer yönteminde kullanmışlardır. Sonraki birkaç yıl boyunca fare, sıçan, tavşan, domuz, keçi ve maymun olmak üzere birçok tür hayvan erken embriyonik hücre kullanılarak klonlanmıştır. Kültürde yetiştirilmiş embriyo hücrelerinden nükleus transfer yöntemi ile sığır klonlanmıştır.

1997 yılında Edinburgh’taki Roslin Enstitüsü’nde yetişkin bir hücreden klonlanan ilk memeli canlı dünyaya gelmiştir. Ian Wilmut ve arkadaşları, yetişkin bir koyunun memesinden aldıkları beden hücresinin nükleusunu, nükleusu çıkarılmış bir yumurta hücresine aktarmışlardır. Ortaya çıkan embriyo, dişi bir koyunun rahmine yerleştirilmiş; yavru normal doğumla dünyaya gelmiştir. 277 yumurtadan 247 başarılı füzyon gerçekleşmiş bu 247 füzyona uğramış zigottan 29’u blastosist aşamasına kadar gelişmiş ve içlerinden sadece biri gelişimine devam ederek dünyaya gelebilmiştir. Yaşayan bu tek yavruya Dolly adı verilmiştir.

1998 yılında tıp doktoru olan G. Richard Seed bir kadının rahminden aldığı insan embriyosunu başka bir kadının rahmine aktarmıştır. Aynı zamanda insan klonlamaya karşı duyduğu ilgiyi açıkladığında toplumda ahlaki tartışmalara neden olmuş ve ABD klonlamaya karşı yasaklar koymuştur. Yine aynı sene içerisinde Yeni Zelanda’da sayıları az olan özel bir cins inek klonlanmıştır. Yılın sonlarında ABD’de Biotech şirketi inekten alınan yumurta hücresi ile insan hücresi klonlamış, Japonya’da yetişkin bir inekten buzağı klonlanmıştır. 1999’da ise Dolly’nin biyolojik yaşının klonlandığı koyun ile aynı olduğu açıklanmıştır. 2003 yılı başlarında 6 yaşındaki Dolly ölmüştür.

2000 yılında Oregon’da araştırmacılar 8 hücrelik maymun embriyosunu dörde bölmüş ve her birinden yeni embriyo oluşturmuşlardır. Ancak embriyolardan yalnızca biri gelişimini tamamlayarak dünyaya gelebilmiştir. 2002’de Texas’ta bir evcil kedi klonlanmıştır. Copy Cat adı verilen evcil kedi genetik olarak klonlandığı kedi ile aynı olmasına rağmen anne karnındaki beslenmesinden kaynaklı olarak kıl rengi klonlandığı kedininkinden farklı olmuştur.

2004 yılında Güney Kore’de ilk defa tedavi amaçlı, klonlama tekniği ile insan embriyosu elde edilmiştir. Blastosist aşamasına getirilen embriyolardan insan embriyonik kök hücresi elde etmişlerdir. Bir yıl sonra ise Dolly’nin klonlanma tekniğine benzer bir teknik ile ilk klon köpeği dünyaya getirmişlerdir. Afghan hound cinsi bir erkek köpeğin kulak derisi hücresi nükleusu kullanılarak klonlanan köpeğe Snuppy adı verilmiştir. 2005 yılında İngiltere insan embriyosu çalışması için Ian Wilmut’a klonlama izni vermiştir

KLONLAMA NEDİR?

Üreme Amaçlı Klonlama

Üreme amaçlı klonlamada amaç bir canlıdan o canlıyla genetik olarak aynı yapıya sahip başka bir canlı oluşturmaktır. Klonlanmak istenen bir canlı hücrenin nükleusu, nükleusu çıkarılmış bir oosit hücresine aktarımıyla embriyo oluşturulabilmektedir. Bu durumda sperm kullanılmadan yani erkek bireye ihtiyaç duyulmadan canlının genetik ikizi meydana getirilebilmektedir. Nükleusu çıkarılmış oositte daha önceden mevcut olan mitokondriyal DNA varlığı, ortaya çıkan klonun genetik yapısının hedeflenen hücre ile tamamen aynı olup olmadığı sorununu doğurmaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalar klonlara mitokondriyal DNA geçişinin hiç olmadığını veya tespit edilemeyecek düzeyde olduğunu göstermiştir. Ayrıca hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar ile mitokondriyal DNA geçişi olsa bile bu durumun hayvan sağlığı, gelişimi ve üremesi üzerine herhangi bir olumsuz etkisinin dikkate değer olmadığı gösterilmiştir.

Klonlama sonucunda şiddetli doğum defektleri ya da anomali risklerinin varlığı henüz aşılamamış problemler olarak tartışmalara neden olmaktadır. Özellikle koyun ve sıçanlarda yapılan araştırmalarda klonlanan canlının hücrelerinin yaşlılığı ve klonların üretkenliğindeki sorunlar hala giderilememiştir. Ayrıca klonlarda böbrek ve timusta hipertrofi, testiste atrofi, vücut ağırlığında artış gibi anomaliler ile obezite, solunum yetmezliği; böbrek, karaciğer, kalp, beyin defektleri görülmekte ve sonuçta erken ölüme maruz kalmaktadırlar.

Klonlama için yapılan ilk uygulamalar doğal klonlar olan tek yumurta ikizlerinin laboratuvar ortamında taklidi ile yapılmıştır. Deneyler embriyonun erken aşamalarda bölünmesiyle yapılmıştır. Gelişen teknoloji ile nükleus aktarım yöntemi kullanılmaya başlanmıştır. Nükleus aktarımı yönteminde donör hücrenin nükleusu, nukleusu çıkarılmış bir oosit ya da zigota aktarılır. Bu yöntemde nükleusu koymak için kullanılan hücre genelde metafaz II oosittir. Çünkü bu aşamadaki oosit, hücreye yerleştirilen çekirdeğin bölünmesini sağlayabilecek potansiyele sahiptir. Oositi metafaz II evresine getirebilmek için gonadotropin, estradiol, büyüme hormonları veya epidermal büyüme faktörü gibi faktörler oositin bulunduğu besiyerine verilmektedir. Çekirdeği çıkarılmış olan metafaz II oositin perivitellin boşluğuna kültüre edilen ve G0/G1 evresindeki donör hücre nükleusu yerleştirilir. Elektrik akımı verilerek füzyon sağlanır ve mitoz için uyarılır. 48 saat sonra 3-4 hücreli embriyo, 72 saat sonra 6-8 hücreli embriyo, 96 saat sonra 16-20 hücreli morula adındaki embriyolar ve 5. gün blastosist adını alan embriyolar izlenir. Üreme amaçlı klonlama için oluşturulan embriyonun taşıyıcı dişiye transferi canlının türüne ve embriyonun gelişim özelliklerine göre değişmektedir. Genelde 3, 4 veya 5. günde implante edilmektedir. Klonlamada aktarılan nükleus farklılaşmamış embriyo hücresine ait ise embriyonik hücre nükleus aktarımı (embryonic cell nuclear transfer, ECNT) denir. Eğer erişkin canlının somatik hücre nükleusu kullanılırsa somatik hücre nükleus aktarımı (somatic cell nuclear transfer, SCNT) denir.

Klonlama teknolojisinin birçok amaç için kullanılması mümkün görünmektedir. Genetik yapısı üstün ancak döl veremeyen kaliteli hayvanların, nesli tükenmekte olan türlerin çoğaltılmasında kullanılabilir. Tür çeşitliliğinin devamını sağlayarak ekolojik dengenin korunması sağlanabilir. Ayrıca hayvanlarda genetik değişiklik yapılarak hastalıklara dirençli, daha verimli hale getirilmiş hayvanların klonlanması ile çiftlik hayvanları üretilebilir. İlaç sanayinde protein ve benzeri moleküllerin eksikliğini gidermek için kullanılacak moleküller gen klonlama teknikleriyle bakteri, bitki ve hayvanlarda üretilebilir.

İnsan klonlama, uzun süreden beri bilim insanlarının merak konusu olmuş ve bu konuda araştırmalar yapılmasına neden olmuştur. Bu konu bilim kurgu romanlarında ve filmlerde yer almıştır. Ancak üreme amaçlı insan klonlamanın neden olabileceği sorunlar etik, hukuk, tıp ve gen teknolojisi çerçevesinde tartışmalara neden olmuş ve dünya genelinde yasaklanmıştır. Etik tartışmalar özellikle insan hakları etrafında şekillenmektedir. Klonlama insanı genetik dizaynının isteğe göre şekillendirilebilen, ihtiyaca göre çoğaltılabilen bir eşya haline gelmesinin önünü açmaktadır.

Tedavi Amaçlı Klonlama

Tedavi amaçlı klonlama dediğimiz zaman “kök hücre” kavramı karşımıza çıkacaktır. Kök hücreler; sınırsız bölünme yeteneğine sahip, birçok hücre tipine (kök hücre çeşitlerine göre değişiklik gösterir) farklılaşabilen, hedefleri henüz belli olmayan farklılaşmamış hücrelerdir. Hedeflerinin henüz belli olmaması çok önemlidir çünkü bu hücrelerin çeşitli sinyaller vasıtasıyla istenilen doku ve organı üretecek şekilde yönlendirilmesi tedavi amaçlı klonlamanın esasını oluşturmaktadır. Doku mühendisliği alanında çalışan bilim adamları, hasta veya hasar görmüş dokuların yerine geçecek biyolojik yedekleri yapılandırma amacındadır.

KÖK HÜCRE TARİHÇESİ

İnsanlık tarihi boyunca şu soru insanların zihnini kurcalamıştır. “Hasara uğramış bir organın tedavisinde, o organın yerine yenisini koymaktan daha iyi bir yol var mıdır?” Dolayısıyla transplantasyon düşüncesi bu soru üzerine yoğunlaşmış ve bu konudaki hikayeler mitolojide de yerini almıştır. Örneğin bir tanesi şöyledir: Promethus’un; tanrılara ait olan ve Olimpos dağında bulunan ateşi çalarak insanlığa hediye etmesi üzerine tanrı Zeus; Promethus’u, Kaf dağında bir kayaya bağlanarak karaciğerinin her gün bir kartal tarafından yenilmesi suretiyle bir cezaya çarptırmıştır. Fakat bekledikleri gerçekleşmemiştir, Promethus’un karaciğeri her gün kendini yenileyerek çoğalmıştır. Bu, karaciğer hücresinin rejenerasyon yeteneğinden dolayısıyla kök hücre kavramından bahseden ilk hikayedir.

Günümüzde yakın anlamıyla kök hücre çalışmaları, ilk defa Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün tarafından 1950-1960’lı yıllarda yapılmıştır. Aygün; insan ömrünü uzatmanın yolunun, doğum sonrası atılan plesantalarda, kordon hücrelerinde olduğunu söyleyerek hayvanlarda fetal greftler üzerinde çalışmalar yapmıştır. 1957 yılında E. Donnall Thomas ilk insan kemik iliği nakli girişiminde bulunmuştur. 1960’larda Joseph Altman ve Gopal Das beyinde kök hücre aktivitesinin devam ettiğini ve yetişkinlerde de nörojenezin (nöron oluşumu) devam ettiğini göstermişlerdir. 1963 yılında Kanadalı bilim adamları Ernest McCulloch ve James Till fareler üzerinde yaptıkları çalışmalar sonucu fare kemik iliği hücrelerinin kendi kendilerini yenileyebilme kapasitelerinin olduğunu göstermişlerdir. Aslında bu kan kök hücrelerinin (hematopoetik kök hücre) varlığının da ilk işaretidir. 1967 yılında pluripotent fare embriyonik kök hücreleri in vitro ortamda kültüre edilmiştir. 1968 yılında ilk kemik iliği nakli Robert A. Good tarafından Minnesota Üniversitesi’nde gerçekleştirilmiştir. 1976 yılında mezenkimal kök hücreler Rus bilim adamı Alexander J. Fridenstein tarafından tanımlanmıştır.

1981 yılında ise birbirinden bağımsız iki çalışma grubu Martin Evans ve Matthew Kaufman ile Gail Martin tarafından fare blastosistlerin iç hücre kitlelerinden embriyonik kök hücreler elde edilmiştir. İn vitro ortamda pluripotent fare embriyonik kök hücrelerini çoğaltmak için, gerekli kültür şartlarını tanımlamışlardır. Böylece ilk defa embriyonik kök hücreler elde edilmiştir.

1997 yılında Toronto Üniversitesi’nden Dr. John Dick, ilk kez kanser kök hücrelerini izole etmiş ve akut miyeloid lösemiden kanser kök hücrelerini sorumlu tutmuştur. Dr. Dick, lösemi hücrelerinin çok az bir kısmının kansere neden olduğunu bulmuş ve bu hücrelerin sağlıklı kanda bulunan kök hücreler ile benzer immünofenotipik özellikler gösterdiğini ileri sürmüştür.

1998’e kadar yapılan çalışmalarda farelerden elde edilen kök hücreler kullanılmaktayken, 1998 yılında Wisconsin Üniversitesi’nde James Thomson ve ekibi IVF laboratuvarında dondurulmuş ya da taze 36 tane embriyodan 5 adet insan embriyonik kök hücre serisi ürettiklerini rapor etmişlerdir. Bu işlem embriyonun yaşamının sonu anlamına geldiği için etik sorunlara yol açmıştır.

2006 yılında Japon bilim adamları Shinya Yamanaka ve Kazutoshi Takahashi somatik bir hücreye gen aktarılması sonucu fareden pluripotent özellikte hücreler elde etmiş ve bu hücrelere indüklenmiş pluripotent kök hücre (iPKH) adını vermişlerdir. Böylece yetişkin hücrelerin indüklenmesi sonucu embriyonik kök hücrelere işlevsel olarak benzer kök hücreler elde edilmiştir. 2007 yılında ise Shinya Yamanaka, James Thomson, ve George Q. Daley birbirlerinden bağımsız bir şekilde yürüttükleri çalışmalar sonucu indüklenmiş pluripotent hücrelerin sadece farelerden değil aynı zamanda insan somatik hücrelerinden de elde edilebileceğini duyurmuşlardır. 2008 yılında Harvard Üniversitesi’nden bir grup bilim adamı kemirgenler üzerinde yaptıkları deneyler sonucu pankreastaki ekzokrin hücrelerini insülin üreten hücrelere dönüştürmeyi başarmışlardır. Böylece, herhangi bir yetişkin hücreyi indüklemeden farklı bir hücreye çevirmenin mümkün olduğunu göstermişlerdir.

Bölünme Kapasitelerine Göre Kök Hücreler

Embriyonik gelişim sürecinde ovum ve spermin füzyonu ile oluşan “zigot” totipotent kök hücredir. Yani tüm hücre tiplerine farklılaşabilme yeteneğine sahip ve tam bir organizmayı oluşturabilecek kapasitededir. Döllenmeyle birlikte bölünmelere başlayan zigot, yaklaşık 5 gün sonra ortasında blastosöl boşluğu olan “blastosist” yapısına dönüşür. Blastosist, yaklaşık 200 hücre tipine farklılaşabilir fakat tamamıyla bir organizmayı meydana getirebilecek güçte değildir. Bu yüzden blastosistten alınan iç hücre kitlesi “pluripotent” kök hücrelerdir. Bu aşamadan sonraki kök hücreler belirli tipteki hücrelere dönüşebilirler ve “multipotent” kök hücreler olarak adlandırılırlar.

Elde Edildikleri Kaynaklara Göre Kök Hücreler

Embriyonik Kök Hücreler (EKH)

EKH’ler pluripotent kök hücrelerdir. Yani blastosist yapısından alınan her bir hücre embriyonik kök hücre yapısındadır. EKH’ler genellikle tüp bebek ünitelerinden temin edilerek bilimsel araştırmalarda kullanılır. Doğal yollarla çocuk sahibi olamayan ebeveynlerin yumurta ve spermlerinin laboratuvar ortamında kaynaştırılarak anne rahmine yerleştirilmesi olaylarını kapsayan tüp bebek yönteminde, başarılı olabilmek için birden fazla yumurta ve sperm kaynaştırılır. Ve 4-5 gün kadar dış ortamda büyümeleri sağlanır. Sonrasında fazla olan bu hücreler dondurulur. Eğer gerek kalmazsa hücreler, ailenin de izniyle araştırma amacıyla kullanılabilmektedir. EKH’ler pluripotent kök hücre özelliği gösterdiği için farklılaşma yetenekleri, erişkin kök hücrelere kıyasla oldukça yüksektir. Ayrıca telomerleri çok uzun olduğundan uzun süre çoğalabilmektedirler.

Erişkin Kök Hücreler

Erişkin kök hücreler; her yaştaki insanda bulunan, gerektiği zaman sınırlı sayıda hücre tipine farklılaşabilen multipotent kök hücrelerdir. Sınırlı sayıda denilmesinin sebebi genelde bu kök hücrelerin kendi hücre tipleri dışındaki hücrelere farklılaştığının görülmemesidir. Fakat çalışmalar sonucunda erişkin kan kök hücresinden sinir, kas ve karaciğer dokusu elde edilmiştir. İnsan vücudunda herhangi bir dokuda hasar olduğunda veya hücre ölümleri gerçekleştiğinde, bu hasar çoğunlukla erişkin kök hücreleri tarafından giderilir. Örneğin kemik iliğinde bulunan kök hücreler, lösemi tedavisinde kullanılmaktadır. Erişkin kök hücreler, insan vücudunda en çok kemik iliğinde bulunmakla beraber; kas, göz, sinir, yağ, karaciğer ve deri gibi dokularda da bulunabilmektedir.

Fetüs Kök Hücresi (Kordon Kanı Kök Hücresi)

Embriyonik kök hücrelere oldukça benzer özellikleri vardır. Bu hücreler çeşitli sebeplerle yaşamına son verilen ya da düşükle kaybedilen fetüslerden ve fetal yapılardan elde edilmektedirler. Embriyonik kök hücrelere göre daha geç safhalarda elde edildiklerinden çoğalma potansiyelleri embriyonik kök hücrelere oranla bir miktar düşüktür. Fakat genel hatlarıyla benzer olduklarından embriyonik kök hücrelere alternatif olarak kullanılabilmektedirler.

Kök Hücre Tedavisi ve Terapötik Klonlama

Kök hücre birçok alanda tedavi amaçlı kullanılmaktadır. En önemli kullanım alanı multipotent karakterde olan hematopoietik kök hücrelerle hematolojik hastalıkların tedavileridir. Ayrıca kemik iliğinden sağlanan bu progenitör hücreler miyokariyal iskemi sonrasında hasar gören kalp kasına göç ederek kalp fonksiyonlarını geliştirebilmektedir. Göbek kordon kanı kök hücreleri de farklı malign kan hastalıklarında alternatif bir tedavi seçeneğidir. En iyi sonuçlar akut lösemi, lenfoma, kemik iliği hipoplazisi, hemoglobinopatiler ve bazı immün yetersizliklerde elde edilmektedir

Pankreas adacık hücrelerinin tahribatıyla oluşan diabetes mellitus hastalığında, beynin özel bir bölgesindeki dopaminerjik nöronların yıkılmasıyla oluşan Parkinson hastalığında embriyonik kök hücreler kullanılabilmektedir. Travmatik medulla spinalis hasarı, Purkinje kas distrofisi ve osteogenesis imperfekta gibi kronik hastalıklarda da kök hücrelerle tedavi yapılabilmektedir. Ayrıca son yıllarda ortopedi alanında da kök hücre tedavisine başvurulmaktadır. Özellikle diz kapağına kök hücreler enjekte edilerek eklemlerin birbirine sürtünmesini engelleyen synovial sıvının üretilmesi amaçlanmaktadır.

KLONLAMA VE KÖK HÜCRE UYGULAMALARINA ETİK YAKLAŞIM

Üreme Amaçlı Klonlama

Üreme amaçlı klonlamanın yol açacağı etik problemler arasında klonun yasal haklarına ilişkin belirsizlikler söz konusudur. Çünkü üreme amaçlı klonlama hayallerinin belki de en büyük temeli, oluşturulacak klonların tabiri caizse bir yedek parça kaynağı olarak kullanılması isteğidir. Böylece insanlar herhangi bir organ nakline ihtiyaç duyduklarında uyuşmazlık olmaksızın “yedek parçalarına” kavuşabileceklerdir. Ancak klonların da kendi hür düşünce ve duyguları olacağı düşünüldüğünde bu hayalin korkunçluğu da anlaşılmaktadır. Klonlamanın diğer olumsuz sonuçları arasında geleneksel aile yapısında meydana gelecek sorunlar (akrabalık ilişkilerinde oluşacak belirsizlikler gibi), insanların doğaya, tanrıya ve birbirlerine olan toplumsal saygılarını yitirmeleri, suç işleme ve güç elde etmeye yönelik kötüye kullanımlar gösterilmektedir. İnsan Kopyalanmasının Yasaklanmasına İlişkin Protokol’ün birinci maddesinde de geçen “Bir insana genetik olarak özdeş, canlı veya cansız başka bir insan yaratmayı amaçlayan herhangi bir müdahale yasaklanmıştır.” ibaresi üreme amaçlı klonlamaya ilişkin çalışmaları yasaklamaktadır.

Tedavi Amaçlı Klonlama

Kök hücre nakline dayanan bu klonlama tipi embriyonik, fetal ve yetişkin kök hücre nakilleri olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Etik boyutunun en çok tartışıldığı tip ise embriyonik kök hücre nakilleridir.

Bu tartışmaların en büyük sebebi embriyonun ahlaki statüsüne yönelik farklı bakış açılarının olmasıdır. Çünkü embriyonik kök hücreler IVF (in vitro fertilizasyon) sürecinden arta kalan embriyolardan veya laboratuvar ortamında oluşturulan embriyolardan elde edilmektedir. Bazı görüşlere göre tedavi amaçlı klonlama için laboratuvar şartlarında sırf bu amaç için embriyo üretmenin hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü biyolojik olarak gelişme evreleri erken dönemde kesilmiştir ve üretimin amacı insan oluşturmak değil doku üretmektir. Bu nedenle de insan onuru ihlali söz konusu değildir. Karşıt görüşlere göre ise laboratuvar ortamında kök hücre elde etmek için embriyo üretimi insanı değersizleştirmektedir. Türkiye’nin de imzalamış olduğu Biyotıp Sözleşmesinde de “Sadece araştırma amaçlarıyla insan embriyolarının üretilmesi yasaktır.” ibaresi geçmektedir. Türk Medeni Kanunu 28. madde 2. fıkrasında geçen “Çocuk, hak ehliyetini sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder.” cümlesi ise yeterince açıklayıcı olmamakla birlikte konu hakkında farklı yerlere çekilebilecek durumdadır. Çünkü “ana rahmine düştüğü an” ifadesi yoruma açıktır. Kimileri bu ifadeden fertilizasyon olayını anlarken kimileri implantasyon olayını anlamaktadır. Hatta bu ifadeden laboratuvar ortamında oluşturulacak olan embriyonun herhangi bir hakka sahip olmadığı da çıkarılabilmektedir. Bu durumda imzalayarak iç hukukumuz haline getirdiğimiz Biyotıp Sözleşmesinin ve Türk Medeni Hukuku’nun çatıştığı söylenebilmektedir.

Türk Tabipler Birliği’nin 2010 yılında yayınladığı Etik Bildirgeler kitabında deneylerin ex-vivo ortamda ve deneysel modellerde yapılması gerektiği bildirilmektedir. Ayrıca IVF uygulamalarından artan embriyolar her ne kadar israfı önlemek için kullanılabilir olsa da istismarı minimuma indirgemek amacıyla bu tür araştırmalarda ilk tercihin hücre serileri olması gerektiğine değinilmektedir. IVF süreçlerinden arta kalan embriyolardan kök hücre elde ediminde embriyo hakkında söz sahibi olan bireyler ve gönüllüler konunun bilimsel, hukuki ve etik boyutları doğrultusunda tarafsızca ve dürüstçe bilgilendirilmelidirler. Gebeliğin sonlandırılması sonucu fetal dokulardan kök hücre elde ediminde (fetal kök hücre) de kadınların risk ve baskı altında hissettirilmemeleri; baskı, zorlama veya iknaya maruz bırakılmamaları gerekmektedir.

Yetişkin kök hücrelerin kullanımında ise gönüllülerin tarafsız ve dürüstçe aydınlatılmış olmaları, mahremiyetlerine saygı gösterilmesi, özel yaşamlarının gizliliğine saygı duyulması gerekmektedir. Ayrıca nakillerde de adalet, yarar sağlama, zarar vermeme gibi ilkelere uyulması gerekmektedir. Sağlık Bakanlığı ‘klinik’ kök hücre çalışmalarının başlatılabilmesi için şu üç şartı aramaktadır:

  1. Benzer çalışmanın önce insan dışı deney ortamında veya yeterli sayıda hayvan üzerinde yapılmış olması,
  2. İnsan dışı deney ortamında veya hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda ulaşılan bilimsel verilerin, varılmak istenen hedefe ulaşmak açısından bunların insanlar üzerinde de yapılmasını gerekli kılması,
  3. Çalışmanın, insan sağlığı üzerinde öngörülebilir zararlı ve kalıcı bir etki bırakmaması gerekir.

Kök hücre uygulamalarına dair en büyük etik sorunlardan biri de hiç şüphesiz henüz sonuçlanmamış araştırmaların kamuoyuna “mucize tedavi” şeklinde servis edilmesidir. Bu nedenle de bazı çevrelere göre “tedavi amaçlı klonlama” teriminden ziyade “araştırma amaçlı klonlama” terimi daha doğrudur. Bu çalışmaların ticari bir boyuta dönüşmesi de organ ve doku bağışı gibi konularda olduğu gibi etik dışıdır. Zira Biyotıp Sözleşmesi 21. maddede de “İnsan vücudu ve onun parçaları, bu nitelikleri dolayısıyla, ticari kazanç sağlanmasına konu olmayacaktır.” ibaresiyle duruma netlik kazandırılmıştır.

DİNLERE GÖRE KLONLAMA

Klonlama konusunu çeşitli dinler açısından kıyaslayacak olursak klonlamanın üreme ve tedavi amaçlı tiplerini ayrı ele almamız gerekmektedir.

İslam Dini Açısından Klonlama

Allah, “O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır…” (Fâtır 35/39) ayetinde belirttiği üzere, gökteki ve yerdeki her şeyi yeryüzünde halife olarak yarattığı insanın hizmetine sunmuştur. Bunun sonucunda da yarattıklarını yönetme, onlardan yararlanma hakkını tanımıştır. Ve insana yarattıkları üzerinde tasarruf etme yetkisi vermiştir. Dolayısıyla yapılacak her araştırma, her girişim insanın lehine olmalıdır. Tabii bu durum insan-doğa ilişkini de bozmamalı, kâinattaki hassas dengesinin korunmasına dikkat edilmelidir. Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda, İslam dininin klonlama konusunda insan faydasını merkeze alarak yorum yaptığı söylenebilmektedir.

İslamiyet, insan yaşamına dolayısıyla da tedaviye çok önem veren ve tedaviyi sonuna kadar da destekleyen bir dindir. Bu konuyla ilgili ayet ve hadis-i şerifler de mevcuttur. “Her kim bir hayatı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.” ayeti ve “Allah hem hastalığı hem de şifasını yaratmıştır, öyleyse onlar için şifa arayın” hadisi örnek verilebilir. Ayrıca Peygamber (s.a.v.)’e “Ey Allah’ın Rasulü! Hastalıklarımız için şifa aramalı mıyız? sorusuna, Hz. Muhammed’in: “Ey Allah’ın kulları! Şifa arayın. Allah, şifasını yaratmadığı bir hastalığı yaratmadı.” şeklinde verdiği cevap, tedavinin ne kadar elzem olduğunu kanıtlar. Hâl böyleyken, İslam dininin tedavi amaçlı klonlama çalışmalarını desteklememesi gibi bir durum söz konusu değildir. Fakat embriyonik kök hücre çalışmalarında bazı tereddütler vardır. İnsan yaşamı çok kıymetli olduğundan hangi safhada olursa olsun canlı önemlidir. Ancak zigotun insan olarak adlandırılması için ruhun üflenmiş olması gerektiği konusu birçok İslam alimi tarafından kabul edilmektedir. Embriyonik kök hücre çalışmaları için kullanılan blastosist dönemindeki embriyonun henüz ruh kazanmadığı kabul edilecek olursa, kullanılmasında sakınca yoktur. Ancak ruhun mahiyeti hakkında yeterli bilgimizin bulunmaması ve ceninin rahmin duvarına gömülmesinden önce hamileliğin tespitinin çok zor olması sebebiyle, kök hücre çalışmalarında; oluşan ceninin değil de tüp bebek laboratuvarlarında oluşturulan döllenmiş hücrelerden rahme yerleştirilmeyenlerin kullanılması, ayrıca düşük veya dinen geçerli bir sebeple sonlandırılmış gebeliklerden kök hücre elde edilmesi uygun olacaktır. Üreme amaçlı klonlama konusuna gelindiğinde ise, bitki ıslahı için veya nesli tükenmekte olan hayvanlar için klonlama caiz görülürken; insan için Kur’an ve hadislerde kesin bir ifade yer almamakla beraber, bu durum insan onurunu zedeleyeceğinden din alimlerince caiz görülmemiştir.

Hrıstiyanlık ve Yahudilik Açısından Klonlama

Hristiyanlık ve Yahudilikte de kök hücrelerin tedavi edici özelliğine inanılmakla beraber, İslam dinine benzer şekilde embriyonik kök hücre konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır ve “embriyonun statüsü” bu tartışmaların temelini oluşturmaktadır. Hristiyan Katolik mezhebinin bu konudaki görüşlerini Katolik düşünürlerden Edmund D. Pellegrino şöyle özetlemiştir: “Ben de, Roma Katoliklerinin geneli gibi, kök hücre çalışmalarının tedavi edici potansiyelini takdir ediyorum. Çalışmalarda yetişkin kök hücreler, düşüklerden elde edilen kök hücreler yahut plasenta kanından elde edilen kök hücrelerin kullanılması kaydıyla kök hücre çalışmalarına karşı değilim. Ancak şu iki metotla yürütülen çalışmaların ahlaki olarak savunulması mümkün değildir: 1) Embriyo üretilip daha sonra blastosist aşamasında iç hücre kitlesinin çıkarılmasıyla elde edilen kök hücreler, 2) Kürtaj sonucu elde edilen primordiyal üreme hücrelerinden elde edilen kök hücreler. Her iki durumda da canlı bireyin yaşamına kasten son verilmektedir ki Roma Katolik Mezhebi döllenmenin ilk anından itibaren embriyonun korunması gerektiğine inanır.” Ortodoks mezhebinde de Katolik mezhebiyle aynı görüşler yer almaktadır.

Yahudiler de yine aynı şekilde embriyonun statüsüne önem vermektedirler. Yahudilere göre 40.günde embriyoya ruh verilir ve embriyo artık statü kazanmış olur. Yahudi din âlimleri, tüp bebek laboratuvarları gibi yapay ortamda elde edilen zigotun herhangi bir statüsünün olmadığını, dolayısıyla onlarla çalışmaların yapılabileceğine dikkat çekmişlerdir. Yahudilerin bu konudaki görüşlerini Haham Mark Washofsky şu şekilde ifade etmiştir: “İnsan yaşamını korumayı hedef alan tıbbi araştırmalar, geleneğimiz öğretilerine göre tüm ahlaki görevlerin en üstündedir. Bu yüzden tüp bebek ünitelerinde üretilen‘fazlalık’ embriyolar hayat kurtarma potansiyeline sahip olduklarından, yaşamayı korumayı emreden Yahudi inancı insan embriyonik kök hücrelerin kullanımına izin vermekte ve bunu teşvik etmektedir.”

KLONLAMA VE KÖK HÜCRENİN DÜNYADAKİ HUKUKSAL DURUMU

4 Nisan 1997 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi “Biyoloji ve Tıbbın Uygulamalarına Karşı İnsan Hakları ve İnsan Onurunun Korunmasına İlişkin Sözleşme” beş ülkenin onayı ile yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin 13. maddesinde “tanı ve tedavi amacıyla eşey hücresine müdahalede bulunulması, sadece üzerinde araştırma yapmak için insan embriyosunun oluşturulmaması koşuluyla yapılabilir” denilmektedir. Sözleşme araştırmaların yasaklanmasını ya da araştırmalara izin verilmesini her devletin kendi kararına bırakmıştır.

Aralık 1997’de Dünya Sağlık Örgütü Tıbbi Etik Danışma Grubu tıbbi genetik konular üzerine kılavuzlar tasarlamışlardır. Üreme amaçlı insan klonlamanın uluslararası etik standartlara uymadığını belirtmişlerdir. 12 Ocak 1998’de yayımladığı bir ek protokol ile ölü veya canlı bir insanın genetik kopyalanmasına dair her türlü müdahaleyi yasaklamıştır. Avrupa Birliği 2000 yılında klonlamayla ilgili yeni bir düzenlemeye giderek insan ırkının soya çekim yoluyla ıslahına yönelik faaliyetlerin ve insanların kopyalanma yoluyla üretilmesini yasaklamıştır. 2001 yılında Almanya ve Fransa BM’ye üretim amaçlı klonlamanın yasaklanmasına dair uluslararası bir sözleşme sunmuştur. Ancak hukukçuların konuyla ilgili yeterli bilgiye sahip olmamaları nedeniyle herhangi bir gelişme yaşanmamıştır. 2003 yılında ise siyasi nedenler bu konudaki ilerlemeleri engellemiş ve iki yıl ertelenmesine neden olmuştur.

Costa Rica önderliğinde 68 ülke klonlamanın yasaklanması için bir çalışma gerçekleştirmiştir. Bu çalışmada karşımıza iki grup çıkmaktadır. ABD, Vatikan, Avrupa’daki Katolik ülkeler olan İtalya, İspanya, Portekiz ve bazı Latin Amerika ülkelerinin oluşturduğu grup tedavi amaçlı klonlamanın da yasaklanmasını istemiştir. Diğer grubu oluşturan Britanya, Belçika, Kuzey ülkeleri, Çin, Japonya, Güney Kore, Hindistan ve Singapur ise sadece üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını istemiştir. 8 Mart 2005’te Birleşmiş Milletler İnsan Klonlama Bildirgesi yayınlayarak üye devletlerin her türlü klonlamayı yasaklamasını istemiştir. Bu karar bağlayıcı olmayıp tavsiye niteliğindedir. Üye devletlerin yarısından az olan 84 ülke imzalamıştır. Çin, İngiltere ve Japonya gibi ülkeler imzalamamıştır.

Dünya genelinde ülkelerin farklı tutumlarda bulunması Batı ülkelerinin biyoetik konulara Yahudilik ve Hrıstiyanlık bakış açısıyla yaklaşırken Asya ülkelerinin daha farklı bir tutum ile yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Çin, Kore, Japonya ortak bir tutum sergileyerek insan embriyosunun kullanımına müsaade etmektedir. Bu üç ülke embriyo kullanılmasına müsaade etse de insan klonlanmasını yasaklamıştır. Sonuçta, dünya genelinde tedavi amaçlı klonlamaya olumlu bakılmakla birlikte üreme amaçlı klonlama yasaklanmıştır.

Embriyonik kök hücreler Avrupa Birliği’ne üye devletlerde embriyoya tanınan statü çevresinde yasal düzenlemeler mevcuttur. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinde doğmamış insanın yasal statüsü belirli değildir. Avrupa Birliği Komisyonunda embriyo araştırmalarının sınırı ve koşulları konusunda görüş birliği yoktur. Yine de genel olarak AB üyesi devletlerde embriyoyu laboratuvar ürünü olarak görme eğilimi yoktur.

Japonya

2001’de Japonya’da yürürlüğe giren Klonlama Kanunu gereğince klon embriyoları, insan-hayvan melez embriyoları, insan nükleus transferi embriyoları ve insan yaratık embriyolarını insan veya hayvan rahmine nakletmek yasaklanmaktadır. Kanuna uyulmaması durumunda 10 yıla kadar hapis veya 10 milyon Yen’e kadar para cezası veya her iki ceza beraber verilmektedir. Bu ceza Japon hukukunda yaralama cezasından daha ağır, hırsızlıktan biraz hafif bir cezadır. Yine de ilgili makamlardan izin alınması durumunda üretici klonlama dahi suç olmamaktadır. Kanundan anlaşıldığı üzere klonlama değil nakil yasaklanmıştır. Kanun kapsamı düşünüldüğünde gelecekte embriyonun rahim dışında geliştirilebilmesi mümkün olursa fiil cezasız kalmaktadır.

Almanya

1990 yılında yürürlüğe giren Embriyo Koruma Kanunu gereğince bir embriyo, cenin, insan veya ölü kimse ile aynı genetik diziye sahip insan embriyosunun oluşturulması yasaktır. Yasağa uyulmaması halinde beş yıla kadar hapis veya para cezası verilmektedir. Embriyoyu oluşturmak gibi nakletmek de suçtur ve aynı şekilde ceza verilmektedir. Bu kanunun yapımı sırasında klonlamanın ulaşabileceği son nokta öngörülememekteydi. Bu nedenle yeni gelişmelerin kanun kapsamına girip girmeyeceği belli değildir. Kanunda yer alan “genetik özdeş” ve “embriyo” kavramlarının anlamında fikir birliği bulunmamaktadır. Kanunda embriyo insana ait yumurta hücresinin çekirdek ile kaynaştıktan (nükleer füzyon) sonraki hali olarak tanımlanmaktadır. Ancak nükleus transfer yöntemi uygulandığında nükleer füzyon meydana gelmemektedir. Kanunda bunun gibi tartışmalı birkaç nokta daha bulunmaktadır.

Birleşik Krallık

Bu konuyla ilgili düzenlemelere 1990 yılında başlamıştır. 2008 yılında İnsan Döllenmesi ve Embriyo Kurumu kurulmuştur. Kurum embriyo araştırmaları için lisans vermektedir. İngiltere’de embriyo döllenmeden sonra 14. günden itibaren korunmaya alınmaktadır. Bu nedenle döllenmeden itibaren 14 gün geçmesi durumunda embriyonun kullanılması yasaklanmıştır. Ayrıca insan-hayvan karışımı döllemeler yapılması yasaklanmış ve cezalandırılmıştır. Döllenme haricinde oluşturulan insan embriyolarının da kadına nakledilmesi suçtur ve on yıla kadar hapis cezası verilmektedir.

Danimarka

2003 yılında Tıbbi Yardımla Üreme Kanunu kapsamında üreme amaçlı klonlama, farklı türlerden melezler oluşturma, ana rahmi dışında insan geliştirmeyi amaçlayan araştırmalar yasaklanmıştır. Döllenmiş yumurta ve üreme amaçlı araştırmalara, amaç tedavi oluşturmaksa izin verilmektedir.

Yunanistan

İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ve Ek Protokolu ile yeni kabul edilen kanuna göre in vitro döllenmeden arta kalan embriyolar tedavi amaçlı araştırmalarda kullanılabilmektedir. Yalnızca üreme amaçlı klonlama yasaklanmıştır.

Finlandiya

1999 tarihli Tıbbi Araştırmalar Yasası’nda embriyonun döllenmeden itibaren 14. güne kadar kullanılabileceği belirtilmektedir. İn vitro dölleme sonucu elde edilen fazlalık embriyoların kullanımına izin vermekle beraber araştırma amaçlı embriyo üretilmesi yasaklanmıştır. Ayrıca üreme amaçlı klonlama da yasaklanmıştır. Yasada embriyo tanımında üreme hücrelerinin füzyonu ile oluştuğu söylenmemektedir. Bu durumda tedavi amaçlı klonlama için laboratuvar ortamında elde edilen embriyo yasa kapsamının dışında kalmaktadır.

İtalya

2001 yılında İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi Ek Protokolu’nu onaylamıştır. 2003 yılında kabul edilen Yapay Döllenme Yasası sadece yasal olarak tanınmış çiftlere in vitro döllenme hakkı vermekte ve en fazla üç embriyo oluşturulmasına izin vermektedir. Ayrıca yasa embriyoların hepsinin rahme enjekte edilmesini gerektirmektedir. Yalnızca embriyo sağlığına yönelik tedavi teşhis amaçlı araştırmalara izin vermektedir. Bunun haricinde hem tedavi amaçlı hem de üreme amaçlı klonlama ve insan-hayvan karışık melez embriyoların oluşturulması yasaklanmaktadır. Ceza olarak 50.000 ila 150.000 Euro para cezası veya 1 ila 3 yıla kadar meslekten uzaklaştırma verilmektedir.

Güney Kore

2004 yılında Biyoetik ve Hayat Korunmasının Garanti Altına Alınması Hakkında Kanun’u kabul etmiştir. Kanun gereğince kadının hamile kalması dışında bir amaçla embriyo oluşturulması yasaklanmıştır. Ancak nadir veya ağır bir hastalığın tedavisine yönelik somatik hücre nükleus transferine müsaade edilmektedir.

İspanya

Yardımcı Üreme Teknikleri Yasası’nda 2003 Kasım ayında yapılan düzenleme ile ana rahmine yerleştirilmesi amacıyla sadece üç embriyo oluşturulmasına izin verilmektedir. İstisna olarak ciddi kısırlık sorunu olan çiftler için, sağlık yetkililerinin denetlemesi şartı ile daha çok embriyo oluşturulmasına izin verilmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri

ABD’de eyaletler genelinde tedavi edici veya üreme amaçlı klonlamayı yasaklayan bir düzenleme bulunmamaktadır. Farklı yıllarda eyaletler genelinde her iki klonlamayı da yasaklamak için girişimlerde bulunulmuş ancak yapılan düzenlemeler yürürlüğe girmemiştir. Buna karşın 2010 yılında kamu fonlarının insan klonlaması araştırmaları için kullanılması yasaklanmıştır. 13 eyalet her iki tür klonlamayı da yasaklayan kanunlar çıkarmıştır. Klonlamayı yasaklamasa da kamu fonlarının kullanılmasını yasaklayan eyaletler de bulunmaktadır.

Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü 2001 yılında bir genelge yayımlayarak insan embriyonik kök hücre kullanımına kısıtlama getirmiştir. Bilim ve teknolojide ilerlemiş olan Amerika bu genelge ile kök hücre çalışmalarının önüne geçmiştir.

Belçika

2003’te yürürlüğe konulan Embriyoların Araştırılmasına Dair Kanun belli şartlar ile embriyo üzerinde araştırma yapılmasına izin vermektedir. Araştırmaların hastalıkların tedavisinde ve hastalıklardan korunmada daha iyi bilgi sağlamak amacıyla, embriyonun oluşturulmasından itibaren 14 gün içinde yapılması gerekmektedir. Döllenmenin üzerinden 14 gün geçmesinden sonra araştırma yapılamamaktadır. Ancak embriyonun dondurulması halinde bu süre hariç tutulmaktadır. İnsan embriyosunun hayvana yerleştirilmesi, insan-hayvan karışık melezlerin oluşturulması, tedavi amacı dışında cinsiyet belirlenmesi, üreme amaçlı klonlama amaçlı araştırmaların yapılması yasaklanmaktadır. Araştırma amaçlı embriyo oluşturmak yasak olsa da istisnası çoktur. Eğer fazlalık embriyolar araştırma için yeterli değilse araştırma amaçlı embriyo oluşturulabilmektedir. Araştırmalar hem yerel bir komite hem de federal bir komisyon tarafından gözden geçirilmektedir. Eğer iki basamakta da onaylanırsa araştırma yapılabilmektedir. Federal komisyonda dört hekim, dört bilim adamı, iki hukukçu ve dört etik ve sosyal bilimler uzmanı bulunmaktadır.

Türkiye

Embriyonik kök hücreler dışında herhangi bir yöntemle elde edilmiş kök hücreler 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun’un 2. maddesindeki “Bu kanunda sözü edilen her türlü organ ve doku deyiminden, insan oluşturan her türlü organ ve doku ile bunların parçaları anlaşılır.” Hükmü ile değerlendirilmektedir. Kök hücre de burada bahsedilen organ doku tanımına girmektedir. Bu kanun ile kök hücre nakli yasal bir prosedüre bağlanmıştır. Kanunda kastedilen yabancı bir organ veya doku nakli olduğu için kişinin kendi kök hücresinin kendisine aktarılması bu kanun dışında kalmaktadır.

Klinik araştırmalar yönetmeliği 4/j maddesinde endüstriyel olmayan tıbbi ürünlerin tanımı yapılmaktadır. Bu tanıma göre kök hücre otolog dokudur ve 2238 sayılı kanun hükmüne girmemektedir ancak kök hücre nakli durumunda 2238 sayılı kanun hükümleri uygulanmaktadır.

Yetişkin kök hücre çalışmalarını düzenleyen bir yasa mevcut olmasa da hukuksal problemler görülmemektedir. Müdahalenin hekim tarafından yapılması, hastanın aydınlatılması ve onamı ile kök hücre çalışmaları hukuka uygun hale gelmektedir. Kök hücre çalışmalarında asıl tartışılan embriyonik kök hücre çalışmalarıdır.

Embriyonik kök hücrelerin yetişkin kök hücrelere göre tedavide daha etkili olacağı düşünülmektedir. Bu nedenle kök hücre çalışmaları daha çok embriyonik kök hücreler ile yapılmak istenmektedir. Bu durumda embriyonun çalışmalar için üretilip sonra da kullanılmasının hukuksal durumunun nasıl olacağı problemi karşımıza çıkmaktadır. Embriyonun araçsallaştırılması etiğe uygun görünmemekle beraber hukukumuzda bu çalışmalar hem ceza hukuku hem de tazminat hukuku açısından bir sorun oluşturmamaktadır.

Embriyonun statüsü hukukumuzda açık olarak belirtilmemekle birlikte Türk Medeni Kanunu 28. maddesi 2. fıkrasında “çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşulu ile ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder” denilmektedir. Bu durumda ülkemizde embriyonun yasal olarak insan statüsünde olmadığı söylenebilmektedir. Ancak bunun aksini iddia edenler, hayat hakkının embriyonun anne karnına düşmesiyle başladığını söyleyenler de vardır.

Üremeye Yardımcı Tedavi (ÜYTE) Merkezleri Yönetmeliği Türk Hukuku’nda insan embriyosu hakkında ki tek düzenlemedir. Bu yönetmeliğin 17. maddesinde embriyonun kullanım şartları belirtilmektedir: “Kendilerine ÜYTE uygulanacak adaylardan alınan yumurta ve spermler ile elde edilen embriyoların bir başka maksatla veya başka adaylarda, aday olmayanlardan alınanların da adaylarda kullanılması ve uygulanması ve bu Yönetmelikte belirtilenlerin dışında her ne maksatla olursa olsun bulundurulması, kullanılması, nakledilmesi, satılması yasaktır. Bu yasağa ve bu Yönetmelik hükümlerine uymadığı tespit edilenlerin faaliyetleri Bakanlıkça durdurulur.”. Tedavi ve üreme amaçlı klonlama, üretilen embriyolar üzerinde araştırma yapma konuları bu yönetmelikte düzenlenmemiştir. Bu yönetmelikte elde edilen embriyo fazlalıkları koruma altına alınmaktadır. Yani embriyoların sonradan kök hücre elde etmek için kullanılması yasaktır. Bu fiilin karşılığı ise sadece faaliyet durdurma olup idari bir yaptırımdır, herhangi cezai bir sorumluluk getirmemektedir.

Sağlık Bakanlığı’nın 2005 yılında yayınladığı genelgede embriyonik kök hücre çalışmaları AB mevzuat uyumu kapsamında hukuki, kültürel ve etik yönleriyle ele alınan çalışmalar sonuçlanıncaya kadar yasaklanmıştır. Ancak Sağlık Bakanlığı 2006 yılında yayınladığı genelge ile klinik amaçlı embriyonik olmayan kök hücre çalışmalarına izin vermektedir. Çağdaş bilimlerin gereklerine uygun olması için bakanlık bünyesinde Kök Hücre Nakilleri Bilimsel Danışma Kurulu oluşturulmuş ve “Klinik Amaçlı Embriyonik Olmayan Kök Hücre Çalışmaları Kılavuzu” yayınlanmıştır. Yönetmelik ve genelgede embriyonik kök hücre çalışmaları düzenlenmiş ve klonlama konusu da düzenlenmek istenmiştir. Ancak yönetmelik ve genelgede klonlama ile ilgili hüküm bulunmamaktadır. Hukukumuzda klonlamaya ilişkin tek açık düzenleme Biyotıp Sözleşmesi hükümleridir. Ülkemizin de imzaladığı “Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesine Ek İnsan Kopyalanmasının Yasaklanmasına İlişkin Protokol”un 1. maddesine göre “Bir insana genetik olarak özdeş, canlı veya cansız başka bir insan yaratmayı amaçlayan herhangi bir müdahale yasaktır. Bu maddenin amacına hizmet etmesi için, bir başka insana ‘genetik olarak özdeş’ ifadesi, bir insanın başka bir insanla aynı nükleer genetik seti paylaşması anlamına gelmektedir”. Bu hüküm dışında Sağlık Bakanlığı’nın genelgesinde embriyonik kök hücre çalışmaları yasaklandığı için klonlama çalışmaları da yasaklanmış olduğu söylenebilir. Ancak yine de ceza hukuku açısından yaptırımı yoktur. Yeni Klinik Araştırmalar Yönetmeliği embriyonik kök hücre çalışmalarına izin vermekle beraber izin sadece hasta üzerindeki çalışmaları kapsamaktadır. Sonuçta üretim amaçlı klonlamanın yasak olduğu söylenebilir.

KAYNAKÇA

  1. SEYALIOĞLU İ, ERASLAN Ş B, HOT İ, DEMİRCAN Y T, ÇETİN G Klonlamaya genetik, etik ve hukuksal açıdan yaklaşım. Adli Tıp Dergisi. 2007; 21(2): 31 – 46.
  2. Karakaya A. Kök hücre çalışmaları ve etik: Türkiye’de insan embriyosundan elde edilen kök hücreler üzerinde yapılan çalışmalarda etik sorunlar: FATİH SULTAN MEHMET VAKIF ÜNİVERSİTESİ; 2013.
  3. Türk Tabipleri Birliği Etik Bildirgeleri. Ankara: Türk Tabipleri Birliği Yayınları; 2010.
  4. Türker ÇAVUŞOĞLU, Özlem YILMAZ, Yiğit UYANIKGİL, Utku ATEŞ, Ekin Özgür AKTAŞ, Meral BAKA. Türkiye’de Kök Hücre Çalışmaları; Etik ve Hukuki Açıdan Güncel Durum. Türkiye Klinikleri Medical Ethics, Law and History. 2017;3(2):95-102.
  5. Oktay YILMAZ, Mehmet UÇAR, Kök hücre çalışmaları ve terapötik klonlama. Hayvancılık Araştırma Dergisi. 2006:26-31.
  6. Kekli̇koğlu N . SOMATİK HÜCRE NUKLEUS AKTARIMI – I: YÖNTEM. Journal of Istanbul University Faculty of Dentistry. 2012; 41(3): 55-58.
  7. Giynaş AY. İslam hukukunda klonlama ve kök hücre. Sosyal Bilimler Enstitüsü / Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı / İslam Hukuku Bilim Dalı: Aksaray Üniversitesi; 2019.
  8. Yerdelen E . Klonlamanın (kopyalama) ceza hukukundaki yeri. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi. 2014; 63(3): 23-66.
  9. Sönmez V. Klon Sığır ve Jenerasyonlarında mtDNA Heteroplazmi ve Haplotip Analizi: Namık Kemal Üniversitesi; 2017.
  10. Kim MJ, Oh HJ, Hwang SY, Hur TY, Lee BC. Health and temperaments of cloned working dogs. Journal of Veterinary Science. 2018;19(5):585-91.
  11. Hakeri H. Kök Hücre Çalışmaları, Klonlama Ve Yeni Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelik SD Dergi2009 [Available from: http://www.sdplatform.com/Dergi/249/Kok-Hucre-Calismalari-Klonlama-Ve-Yeni-Klinik-Arastirmalar-Hakkinda-Yonetmelik.aspx.
  12.  Sullivan W. High Success Is Reported In Transplanting Embryos Between Mice. The New York Times. 1983.
  13.  [Available from: https://biosystems.usu.edu/research/cloning/cloning-info.
  14. PAÇACI İ. Klonlama ve Kök Hücre Çalışmalarının İslâm Dini Açısından Değerlendirilmesi. Usul İslam Araştırmaları. 2007;7(7):35-60.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir